Adaletin Sessiz Sorgusu
Adaletin Sessiz Sorgusu
Adalet yok, diyoruz. Peki, nereden biliyoruz adaletin olmadığını? Çünkü adaleti arıyoruz.
Neden adaleti arıyoruz? Çünkü adaletsizliğe maruz kalıyoruz.
Çünkü adaletsiz bir davranışla hiç karşılaşmasaydık, ne adalet arardık ne de adaletin yokluğunu hissederdik.
O zaman asıl soru burada başlıyor: Biz ne oldu da adalet aramaya başladık? Neden bu kadar çok insan aynı cümleyi kuruyor, “Adalet yok,” diyor?
Bu soruların cevabı sadece bireysel kırgınlıklarda değil, toplumsal bir yorgunlukta saklı.
Adalet, en sade anlamıyla ölçünün korunmasıdır. Eşit durumda olanın eşit davranış görmesi; farklı durumda olanın da farklılığının dikkate alınmasıdır. Yani adalet herkese aynı şeyi vermek değildir, herkese hakkı olanı vermektir.
Bugün yaşadığımız tablo ise bambaşka. Adalet kelime olarak yerinde duruyor, fakat içi yavaş yavaş boşalmış durumda.
Adalet denince çoğu insanın aklına şunlar geliyor:
-
Güçlü olanın dediğinin olduğu bir düzen.
-
Güçsüzün sesini çıkaramadığı ortamlar.
-
Kural var gibi görünen ama herkese aynı uygulanmayan yapılar.
Bu resim bize şunu söylüyor: Biz adalet ararken, karşımıza çoğu zaman adaletin yerine geçmiş başka bir şey çıkıyor: Baskı, sessiz tehdit, görünmeyen veya görünen ceza. Yani adı konmamış bir mobbing.
Eskiden mobbing denince daha çok iş yerleri konuşulurdu. Şimdi hayatın hemen her alanına yayılmış bir baskı biçimi var: Sözle değil, bakışla yapılan; açıkça değil, ima ile yürütülen. Karşı tarafın hakkını bilmesine rağmen susan bir tavır.
İşte “Adalet yok,” cümlesi tam burada güçleniyor. Çünkü insan şunu fark ediyor: Benim yaşadığım şey normal bir hayal kırıklığı değil, bu açık bir ölçü kaybı.
Bir karar veriliyor. Gerekçe açıklanmıyor ya da kılıfına uydurulmuş bir gerekçe gösteriliyor. Benzer durumda olan iki kişi farklı muamele görüyor. Kime neden ne verildiği belli değil. İlişki gücü konuşuyor. Hakkın değil, yakınlığın ağırlığı artıyor.
Bu noktada içimizde şu duygu beliriyor: “Bu böyle olmamalıydı.” İşte bu cümle, adalet arayışının başladığı andır.
Adalet arayışımızın bu kadar çoğalmasının bir nedeni daha var: İnsanlar yavaş yavaş şunu anladı: Ben hakkımı her zaman bu dünyada alamayacağım.
Bu fark edişin ardından gelen cümle çok tanıdık: “Hakkımı Allah’a teslim ettim, vekilim O’dur.”
Bu söz kimi zaman yanlış anlaşılır. Sanki kişi mücadeleyi bırakmış, her şeyi oluruna bırakmış gibi yorumlanır. Oysa çoğu insan için bu cümle, bir kaçış değil, içteki ölçüyü koruma denemesidir.
İnsan adaletsizlik yaşadığında iki ihtimalle karşı karşıya kalır: Ya o adaletsizliğe uyum sağlar, “Ben de böyle davranacağım,” der; ya da içindeki ölçüyü bozmamak için kendi vicdanını bir mahkeme gibi tutar.
“Vekilim O’dur,” diyen insan esasında şunu söyler: “Bu düzeni kuran bir güç var. Ben şu an hakkımı alamıyor olsam da içimdeki adalet duygusunu kaybetmek istemiyorum.”
Bu yüzden adalet sadece dışarıda aranan bir düzen değildir, aynı zamanda içeride kurulan bir dengedir.
Burada kritik bir soru daha var: Adaleti sadece kurumlarda mı arıyoruz, yoksa insan ilişkilerini de bu dairenin içine alıyor muyuz?
Çoğu kez adalet denince; mahkemeler, resmî kararlar, yönetmelikler akla geliyor.
Oysa adalet; iki arkadaş arasındaki sır paylaşımında da vardır, bir söz verip tutmakta da. Ev içinde görünmeyen emeği fark etmekte de. Birine haksızlık yapıldığında susmamayı seçmekte de.
Yani adalet; sadece yukarıda işleyen bir mekanizma değil, yanı başımızdaki insana uzanan elin niteliğidir.
Küçük gibi görünen pek çok davranış, büyük resimde adalet algısını şekillendirir: Hak eden geri planda bırakıldığında, sadece sessiz olduğu için göz ardı edildiğinde, birinin emeği görmezden gelindiğinde, kiminle nasıl konuşacağımıza güce göre karar verdiğimizde...
Bu mikro düzeydeki haksızlıklar birikir ve sonra büyük cümlelere dönüşür: Adalet yok.
Oysa tabloyu daha sakin bir yerden okuduğumuzda şunu söylemek daha gerçekçi olur: Adalet tamamen yok olmadı. Ama inceldi. Yüzeyde kaldı. Gücün gölgesinde zayıfladı.
Bugün birçok insanın “adalet arıyorum,” demesinin sebebi; sadece kendi hakkını alamaması değil, içindeki ölçü duygusunun gördüğü manzara ile örtüşmemesi.
Bu yüzden baştaki soruları tekrar hatırlayalım:
Adalet yok diyoruz. Nereden biliyoruz? Çünkü adaleti arıyoruz.
Neden arıyoruz? Çünkü adaletsizliğe maruz kalıyoruz.
Eğer adaletsizliğe maruz kalmasaydık, ne adalet diye bir kavramı bu kadar konuşurduk ne de adaletin yokluğunu bu kadar derinden hissederdik.
Belki de bugün asıl ihtiyacımız olan şey; adaleti yeniden sadece bir hukuk terimi olarak değil, bir yaşam biçimi olarak tanımlamak.
Kurumların adil olmasını beklerken, kendi küçük alanımızda ölçüyü ne kadar koruduğumuza bakmak.
Adalet dışarıda yeniden inşa edilecekse, içeride başlayan bir uyanışla başlayacak.
Yazar: Aylin Bayrakdarlar
aylinbayrakdarlar@bilgigazetesi.org