Sevgili okuyucu, hayatımızın karmaşasında sıklıkla unuttuğumuz, oysa varoluşumuzun en temel direği olan bir kavramı, adaleti yeniden hatırlamaya ne dersiniz? Bu köşe yazımızda, vicdanımızla olan bağı zayıflayan adaletin evrensel değerini ve haklı olmaktan daha güçlü olan adil olma erdemini sorgulayacağız.
Bugün birlikte üzerinde düşünmemiz gereken bir kelime var: Adalet.
Bir zamanlar, hayatın en doğal parçasıydı. Bir çocuğun oyuncağını kardeşiyle paylaşırken hissettiği o dürüst denge, bir annenin evlatları arasında gözettiği o eşitlik… Biz büyüdükçe, bu doğal dengeyi yitirdik. Adalet, artık yalnızca başımıza bir haksızlık geldiğinde hatırladığımız bir kelimeye dönüştü. Oysa adalet, herkes için geçerli olduğunda anlam kazanır.
Kendi çıkarımıza uymadığında görmezden geldiğimiz, bize dokunmadığında sessiz kaldığımız bir adaletin evrensel değeri olabilir mi? Adalet, vicdandan bağımsız değildir; hatta onunla aynı kalpten doğar. Ünlü yazar Victor Hugo'nun dediği gibi: "En mükemmel adalet, vicdandır." Unutmayalım ki, "Vicdan, içteki adaletin sesi; adalet ise vicdanın dünyadaki yankısıdır." Biz büyüdükçe, bu hassas dengeyi yitirdik.
Bugün çoğumuz, haklı olmayı adil olmaktan üstün tutuyoruz. Oysa adil olmak, haklı olmaktan çok daha derin bir erdemdir. Çünkü haklılık kişiseldir; adalet evrensel. Filozof Aristoteles bu durumu yüzyıllar önce şöyle özetlemişti: "Zayıf, daima adalet ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir." Ve adil olmayı unuttuğumuz her yerde, vicdan da yavaşça susar.
Şimdi kendimize sormalı değil miyiz? Adaleti son kez ne zaman bir çıkar gözetmeden savunduk?
Bu yazı, adaletin vicdanımızdaki yerini ve haklı olmaktan daha üstün olan adil olma erdemini sorguluyor.
Başka bir konuda, başka bir yazıda buluşmak dileğiyle...
Yazar: Aylin Bayrakdarlar
aylinbayrakdarlar@bilgigazetesi.org