Son Dakika

AKLIN SÖMÜRGESİ

AKLIN SÖMÜRGESİ

Değerli okurlar, bugün konuşacağımız mesele ne bir ülkenin sınırlarıyla ne de bir rejimin adıyla ilgilidir. Bugün konuşacağımız şey çok daha derin ve çok daha tehlikelidir: Zihnin işgali. Çünkü çağımızda sömürgecilik artık askerî birliklerle değil; kavramlarla, imgelerle, ekranlarla ve alkışlarla yürütülmektedir. Topraklar değil, akıllar işgal edilmektedir. Ve işgal edilen akıl, çoğu zaman bunun farkında bile değildir.

Modern dünyada “özgürlük”, “ilericilik” ve “çağdaşlık” gibi kavramlar evrensel doğrular gibi sunulmakta; fakat bu kavramların içi İslam düşüncesiyle çatışacak şekilde yeniden doldurulmaktadır. Özgürlük artık insanın hakikati arama cesareti değil, hakikatten kopma hakkı olarak tanımlanmaktadır. İlericilik ise ahlâkî ve metafizik tüm sınırların aşılmasıyla eş değer görülmektedir. Böylece Müslüman zihin farkına varmadan şu tercihe zorlanmaktadır: Ya çağdaş ol ya inançlı kal.

Bu dayatma kaba bir din düşmanlığı şeklinde yürütülmez; çünkü açık düşmanlık direnç üretir. Bunun yerine dinin hayattan çekilmesi sağlanır. İnanç “kişisel alan”a hapsedilir, ahlâk “bireysel tercih”e indirgenir, vahiy ise kamusal aklın dışına sürülür. Geriye referanssız bir akıl kalır. Felsefi açıdan bu, aklın özgürleşmesi değil; aklın köksüzleşmesidir. Kökünü kaybeden akıl, her rüzgâra açık hâle gelir.

Bu süreçte medya, sosyal platformlar ve popüler figürler kritik bir rol üstlenir. Televizyon ekranları, dijital mecralar ve “ünlü” kimliği taşıyan kişiler, yeni çağın norm üreticileri hâline gelmiştir. Ne normal, ne ayıp, ne çağdaş, ne geri; artık bunlar ilahiyatçıların, filozofların ya da âlimlerin değil, algı mühendislerinin belirlediği kategorilerdir. Parasal güç görünürlükle ödüllendirilir; görünürlük ise düşünceyi şekillendirir. Böylece Müslüman toplumlara ait değerler sistematik biçimde “eski”, “baskıcı” ve “ilerlemeye engel” olarak etiketlenir.

İslam düşüncesinde akıl başıboş bir yeti değildir; sorumlulukla kayıtlıdır. Akıl, vahyin muhatabıdır ve hikmetle anlam kazanır. Modern seküler paradigma ise aklı sadece haz, çıkar ve güç ekseninde konumlandırır. Sonuçta ortaya çıkan şey; düşünen ama derinleşemeyen, bilen ama anlamlandıramayan, konuşan ama hakikate temas etmeyen bir zihin tipidir. Bu, bilgi çağı değildir; anlamın tasfiye edildiği bir çağdır.

Bugün İslam toplumlarının yaşadığı kriz cehalet krizi değildir; istikamet krizidir. Çünkü çok şey bilen ama neye inanacağını bilmeyen bir nesil inşa edilmektedir. Ne tam Batılı olabilmiş ne de İslami kalabilmiş bu ara form; en kolay yönlendirilen, en kolay tüketilen ve en kolay ikna edilen formdur. Aklın sömürgesi tam da burada başlar: İnsan kendi değerlerini savunmayı “gericilik”, başkasının değerlerini tüketmeyi “özgürlük” zannetmeye başladığında...

Bu noktada mesele ne moderniteyi toptan reddetmek ne de geçmişe romantik bir kaçış üretmektir. Mesele, aklın yeniden haysiyet kazanmasıdır. Haysiyetini kaybetmiş bir akıl özgür değildir; sadece başkasının senaryosunda figürandır. İslam düşüncesinin sunduğu akıl anlayışı; eleştiren, sorgulayan fakat aynı zamanda sınırlarını bilen bir akıldır. Sınır aklı zayıflatmaz, ona yön verir. Ölçü düşünceyi boğmaz, onu derinleştirir.

Bugün asıl sorulması gereken şudur: Biz gerçekten özgür müyüz, yoksa özgürlük adı altında düşünmemiz istenenleri mi düşünüyoruz? Kendi kavramlarımızla mı konuşuyoruz, yoksa bize öğretilmiş kelimelerle mi itiraz ediyoruz?

Çünkü akıl ya hakikate yaslanır ya da pazara düşer. Ve pazara düşen akıl, en yüksek teklifi verene satılır.

Değerli okurlarım, kendimize sormamız gereken soru şu: İnancından arındırılmış bir özgürlük gerçekten özgürlük müdür, yoksa daha rafine bir esaret mi?

Yazar - Şair Ömer ÇEVİK

omercevik@bilgigazetesi.org