Son Dakika

ASKIDA KALMAK

ASKIDA KALMAK

İnsan bazen sisli bir havada kaybolmuş gibi yaşar. Her şey yerli yerindedir ama hiçbir şey net değildir. Yollar vardır, adım atılabilir; dağlar vardır, aşılabilir; gökyüzü vardır, seyredilebilir. Hayat kendi mecrasında usul usul akıyordur; fakat içeride silik bir hayal dolaşır. Sanki buğulu bir camın ardından bir yaşam geçiyordur. Ne ileri gidilir ne de geri dönülür. Zamanın ortasında değil, belirsiz bir anında durulur. İnsan sadece bekliyordur ama neyi beklediğini de tam olarak bilmeden, yönünü tayin etmeden…

Askıda kalma hâli içinde anlamsız bir sükûnet taşır. Dışarıdan seyredilen bu sakinlik içeride çok farklıdır. Düğüm düğüm bir boğaz, güçlükle alınan bir nefes, ağır bir yükün getirdiği bir sıkışma hâli vardır. İnsan vazgeçmez ama ilerleyemez de. Sanki ‘’kervanların hepsi göçmüş o dağ başında yapayalnız’’ kalmıştır. Terk edilmiş bir şehrin ıssız sokaklarına dönmüştür içi. Hangi sokağa düşse yolu hep geçmiş hâlinin yasına çıkar.

Bu hâlin en yorucu tarafı belirsizliğidir. Çünkü insan bir sona razı olabilir, bir başlangıca da cesaret edebilir; fakat arada kalmaya dayanmak zordur. Ne tamamen bitmiştir ne de gerçekten başlamıştır. İki arada bir derede kalmıştır. Bilinmezliklerin içinde sıkışmıştır. Hayat devam ederken insanın iç dünyası askıya alınmış gibidir. Her şey akarken zihni donmuş gibidir.

Zaman geçer. Akrep ve yelkovan birbirini kovalar durur. Günler birbirine karışır. Takvim ilerler ama insanın içindeki saat aynı yerde takılı kalır. İşte tam burada Baudelarie’nin dediği gibi bir düşünce belirir:

‘’Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.’’

İnsan bulunduğu anı değil, ihtimalleri yaşamaya başlar. Başka bir şehir, başka bir hayat, başka bir zaman… Zihin sürekli seyr ü sefer ederken yerleşmeyi unutur. Çünkü askıda kalmanın görünmeyen köklerinden biri, şimdiki zamana tutunamama hâlidir. İnsan, yaşadığı anı zamanı ve mekânı geçici bir bekleme odası gibi görür. Gelecek ile geçmiş arasında mekik dokur; ama bugüne gelmeye cesareti yoktur.

Oysa bekleme odasında geçirilen süre uzadıkça hayat erimeye başlar. Askıda kalma çoğu zaman kararsızlık değildir yalnızca. Bazen yorgunluktur, bazen kırılmışlık, bazen de tekrar denemekten duyulan sessiz ama çocuksu bir korku. İnsan bir adımının nelere mâl olduğunu bildiği için yerinde kalmayı seçer. Hareket etmez; çünkü daha önce ödediği bedelin tekrar önüne konulma ihtimalinden korkar. Ve böylece hayal kırıklığına tekrar yolu uğramasın diye en yakın durakta bekleyen bir yolcu olmayı seçer.

Böylece eylemsizlik güvenli bir liman gibi görünür. Ama limanda kalan gemi, denizin varlık sebebini unutur. Ve limana demirlenen gemi belki güvendedir; ama orası için yaratılmamıştır. Her geminin engin deniz hayali vardır her ne kadar inkâr etse de. Dışarıdan görünen bu eminlik içeride nice savaşlara sahne olur.

Bu hâlde insan vazgeçmez ama yaşayamaz da tam anlamıyla. Bu arada kalış, zamanla kimlikte de çatlaklar oluşturur. İnsan kendini tanıyamamaya başlar. Yapabileceklerini değil, yapamadıklarını hatırlar. Olabileceklere bakmak yerine merceği kaçırdıklarına döndürür. Ve giderek kendi hayatının kenarında duran bir seyirciye dönüşür. Bu hâl onda başka bir yaşam isteği doğurur.

Tam da burada eski bir hikâye fısıldar:

Bir kaya yontucusu kavurucu bir sıcağın altında çalışırken yaptığı işi beğenmez. Daha güçlü olmak ister. Güneş olur, bulut olur, rüzgâr olur, kaya olur… En sonunda fark eder ki en güçlü sandığı kaya bile bir yontucunun darbesiyle şekil değiştirir. Ve anlar: Olmakta direndiği yer, aslında kendine en çok yakışan yerdir.

İnsan da bazen böyledir. Başka bir hayatın, başka bir gücün, başka bir zamanın hayalini kurarken kendi yerinin anlamını idrak edemez. Askıda kalma hâli çoğu zaman ‘’olduğu yerle barışamama’’nın sessiz sonucudur. Halbuki insan kendiyle barışmadan nerede olursa olsun içsel mücadelesi sona ermez.

Çünkü insan, hep başka ihtimale bakarken, geçmişi kurcalarken, müphem bir geleceğin peşinden koşarken kendi gerçeğine körleşir. Ama belki de hakikat tam burada saklıdır. Askıda kalma bir son değildir. Bir durak olabilir. Bir toparlanma eşiği. Bir iç bekleyiş.

Sis, her zaman kayboluş değildir. Bazen gözün alışması için gereken geçici bir perdedir. İnsan o sisin içinde yönünü kaybettiğini sanır: Oysa belki de ilk defa gerçekten yavaşlamıştır. İlk defa kendini duymuştur. İçine dönmüştür.

Çünkü sürekli koşan insan düşünmez. Sürekli savrulan insan fark etmez. Hızı anlamın ötesine geçen insan idrak edemez. Bazen askıda kalma, ruhun insana verdiği mecburi bir moladır.

Ve her sisin içinde görünmeyen bir şey daha vardır.

Dağılma ihtimali.

İnsan bunu çoğu zaman fark etmese de hiçbir sis ebedi değildir. Belirsizlik kalıcı değildir. İçte ve dışta düğümlenen her şey, zamanı gelince çözülme ihtimali taşır. Yeter ki insan o düğümü tek hamlede çözmeye çalışmasın ve zamana emanet etsin.

Çünkü insan hayatın tamamen dışında kalamaz. En uzun askıda kalış bile bir yerden sonra çözülmek ister. Ruh, durağanlığa, katılığa ve beklemeye sonsuza dek razı olmaz.

Ve insan hâlâ hissedebiliyorsa, hâlâ içi daralıyorsa, hâlâ bir şeylerin yolunda olmadığından şüpheleniyorsa…

Demek ki içeride hayat bütünüyle sönmemiştir.

Belki de mesele askıda kalmış olmak değil, orada ebediyen kalacağını sanmaktır.

Oysa ‘’Külli hâlin yezûlü.’’ Hiçbir hâl mutlak değildir.

Sis bir gün dağılır. Zaman yeniden temas kurar. İnsan kendine doğru yavaşça döner.

Ve belki bir gün içte hafif bir ferahlık belirir.

İnsan fark eder. Beklediği şey dışarıdan gelmeyecektir. Ama yürüyebileceği yol hâlâ önündedir. Sessizce, umutla ve küçük bir adımla.

Bulunduğu hâlin sürekli değişebileceği hakikatine eren bir idrakle dolup; ümitle yeni adımlara cesaret edebilmek dileğiyle…

Sümeyye Öztaş

(Yazı görsellerinin tamamına ve muhtelif edebi içeriklere; semavii08_edebiyat  instagram hesabından ulaşabilirsiniz.)