BALTANIN DEĞDİĞİ YER
BALTANIN DEĞDİĞİ YER
Benlik, insanın kendini tanımlamak için kurduğu ana merkezdir. Ne var ki bu merkez çoğu zaman hakikatten değil; alışkanlıkların, korkuların, savunmaların ve onay ihtiyacının oluşturduğu bir bileşimden meydana gelir. İnsan benliğinin çok sağlam olduğunu sanır; ta ki bir gün hakikat duvarlarına çarptığında ne kadar kırılgan olduğunu fark edene kadar. Hayat, ‘’ben’’ dediğimiz yapının sırtını sıvazlayarak değil; onu sarsarak öğretir. Güçlü sandığımız yerde düştüğümüzde, kontrol alanımızda zannettiğimiz olaylar raydan çıktığında, ‘’ben böyleyim’’ dediğimiz cümleler zaman karşısında birer birer geçerliliğini yitirdiğinde başlar çözülme…
İnsan benliğini bir anda kurmaz; onu yavaş yavaş inşa eder. Tıpkı karıncanın bin bir emekle yaptığı toprak evi gibi… Seçilmiş hatıralardan, inandığı cümlelerden, acıtan yaralardan ve savunmalardan bir merkez oluşturur kendine. ‘’Ben buyum.’’ der; başına gelenleri, gücünü, kırılganlığını, haklılığını bu merkezin etrafında toplar. Zamanla bu merkez eleştirilemez, dokunulmaz, sorgulanmaz, sarsılmaz hâle gelir. İşte tehlike çanlarının çaldığı yer tam da burasıdır. Kendi kurduğu merkezi kutsallaştıran insan, her türlü savrulmaya açık hâle gelir. Ve ders, insana en güvendiği yerden verilir.
Tasavvuf bu yüzden putu yalnızca dışarıda aramaz. Der ki: Put her zaman taş ya da heykel değildir. Put; insanın kendini merkeze koyduğu, vazgeçilmez saydığı, dokunulmasını istemediği her şeydir. Güç de put olabilir, acı da. Kimlik de puttur, ‘’ben böyleyim’’ inancı da. Ve insan en çok kendi inşa ettiği puta dokunmakta ve onu kırmakta zorlanır. Oysa her put gibi benlik de kırılmaya yazgılıdır. Çoğu zaman insan putunu kendi eliyle kıramaz; hayat, baltayı alır ve vurur.
Asaf Hâlet’in İbrahim şiiri tam da bu noktadan konuşur:
‘’İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla’’
Buradaki İbrahim, dışarıda bir peygamberden çok, insanın içindeki çağrıdır. Baltayı tutan el ise bazen bir kayıp, bazen bir kırılma, bazen de hiç beklenmeyen bir yüzleşmedir. İnsan putlarını ancak yıkıldığında tanır. Fakat şiir burada durmaz; asıl sarsıcı soru bundan sonra gelir:
‘’kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim?’’
İnsanın asıl açmazı da burada başlar. Hz. Musa Tur Dağı’na çıktığında kavminin Samiri’ye buzağı heykeli yaptırıp ona tapması, insanın put yapmaya ve tapmaya olan meylini açıkça gösterir. Benliğin kurnazlığı da tam bu noktada devreye girer. Çünkü benlik, tek bir balta darbesiyle yok olacak bir yapı değildir; çoğu zaman yalnızca şekil değiştirir. Eski putlar devrilir, yerine yenileri dikilir. Gücün kırıldığı yerde manevî kibir peyda olur. Üstünlük iddiasının yerini ‘’ben oldum’’ hissi alır; sahip olmanın yerini acının kimliğe dönüşmesi, mağduriyetten beslenme hâli doldurur. İnsan, benliğini terk ettiğini zannederken bile, onu daha şeffaf, incelmiş ve görünmez bir biçimde yeniden inşa edebilir. Tasavvufun dikkat çektiği en tehlikeli put, işte bu incelmiş benliktir.
Şiirdeki buzdan ev imgesi bu yüzden çarpıcıdır.
‘’güneş
buzdan evimi yıktı.’’
Benlik, sağlam ve korunaklı sanılır; ama çoğu zaman buzdan bir ev gibidir. Isı arttığında, hakikat yaklaştığında, ışık içeri süzülür ve ev çözülür. Güneş burada ilahî hakikattir; farkındalıktır. İnsanın kendine yeni bir gözle bakabilmesidir. Bu yıkım, çoğu zaman evini kaybeden insanın yaşadığı kırılmayı hatırlatır. Oysa bu bir yol oluş değil, bir erime hâlidir. Benlik çözülür, insan genişler. ‘’Bir ben vardır bende benden içeru.’’ sözü, işte bu hâlin bir tercümanı olur.
Ve ardından o sahne gelir:
‘’koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı.’’
Bu an, insanın artık geri dönemediği yerdir. Eskiye dair ne varsa işlevini yitirir. Önceki tanımlar çalışmaz, geçmiş savunma mekanizmaları işe yaramaz. Putların boyunlarının kırılması, eskinin otoritesinin sona ermesi demektir. Psikolojide buna ego çözülmesi denir. Kişi bir süre boşlukta kalır; kim olduğunu tanımlayamaz hale gelir, neye tutunacağını bilemez, nereye gideceğini tayin edemez. Ama bu boşluk doğru okunduğunda insanı yeni bir bilinç düzeyine taşır. İdrak edildiğinde en sahici olgunlaşma buradan doğar. İnsan, gardını düşürdüğünde, putunu kırdığında hakikatle temas etmeye başlar.
Şiirin belki de en derin sorusu şudur:
‘’İbrahim
güneşi evime sokan kim?’’
İnsan çoğu zaman yıkımı kimin yaptığını sorar; fakat ışığın nasıl içeri girdiğini sorgulamaz. Hayatındaki derin kırılmaların, acıların, zorlukların, yıkımların neden kendisini bulduğunu sorgular; hatta zaman zaman isyana da savrulur. Oysa yaşanan her şey, güneşin evini ısıtması ve aydınlatması içindir; fakat bunun farkına varmaz. Güneş, davetsiz gelmez. İnsan farkında olmadan bir arayışa girer, bir hakikat çağrısına kulak verir, bir kırılmayı büyütür ve bir yüzleşmeye kapı aralar. Güneş bu çağrıya icabet eder. Ve güneş içeri girdiğinde, buzdan ev ayakta kalamaz. Ama o ev yıkıldığında, insan ilk kez gökyüzünü görür. Gözleri kamaşan insan aydınlığın sevincinden ziyade, yaşadığı karmaşaya odaklanır. Ve güneşi eve sokanı sorgulamaya başlar. Bütün bu yıkımın ardından insanın ağzından dökülen soru, artık bir sorgu değil; bir yakarıştır.
Güneşi evime sokan kim İbrahim
Beni bana yabancı kılan kim?
Putların boyunları kırıldığında
Yeni putları yontan kim?
Benlik dağına tırmandığımda
Beni alaşağı eden kim?
Söyle bana İbrahim
Evimi yıkan kim…?
Bu soruların cevabı hemen gelmez. Zaten bazı soruların cevabı kendi içinde saklıdır ve bu soruların amacı cevaplanmak değil; insanı bulunduğu yerden söküp atmaktır. İnsan bu yakarışla birlikte artık eski benliğine sığamaz hâle gelir. Ne bütünüyle inkâr edebilir yaşananı, ne de eskisi gibi devam edebilir. İşte bu durumda, insan ne olduğunu değil; ne olmadığını fark etmeye başlar. Tutunduğu merkez gevşer, bildiği zemin ayağının altından kayar. Ve insan, ilk defa kendisini ayakta tutan şeyin aslında bir ‘’ben’’ değil; bir alışkanlıklar manzumesi olduğunu sezer. Ben dağılır içteki asıl ‘’ben’’e yer açılır.
Tasavvufta benliğin çözülüşü hiçliğe açılır. Hiçlik, değersizlik değil; merkezin değişmesidir. ‘’Ben’’ geri çekilir, hakikat merkeze yerleşir. Bu yönüyle benliğin çözülüşü bir düşüş değil; yükseliştir. İnsan, putları kırıldığında değil; yenilerini koymayı bıraktığında özgürleşir.
Belki de gerçek İbrahimlik budur: Baltayı dışarıda aramamak… Güneşten yakınmamak… Ve buzdan ev yıkıldığında, enkazın altında eski benliği aramamak…
Çünkü insan, benliğin çözüldüğü yerde yeniden kendi olmaya başlar.
Dilerim ki insan, buzdan ev yıkıldığında korkmasın ve göğe bakmayı hatırlasın…
Sümeyye Öztaş