Son Dakika

Bir An Daha: Ölüleri Yaşatmanın Fotoğrafik Bilimi- Simile-Viventem

Bir An Daha: Ölüleri Yaşatmanın Fotoğrafik Bilimi- Simile-Viventem

19. yüzyılın en sessiz teknolojisi, ölümle bilimi aynı karede buluşturdu

Yazan: Bike S. Demirkız

A person in a wedding dress

AI-generated content may be incorrect.

Bir asır önce fotoğraf, sadece teknik bir yenilik değil, neredeyse bir büyüydü.  O döneme ait eski bir stüdyo fotoğrafını elinize aldığınızda, o dönemin ağırbaşlı, mesafeli atmosferini hemen hissedersiniz. Kartvizit boyutundaki o portreler, bir duruşun, bir sınıfın ve bir anın özenle korunmuş kanıtıdır. Ancak bu fotoğraflar arasında öyle bir tür var ki, arkasında gizlediği hüzünlü ve karmaşık teknoloji hikayesiyle ürperticidir: Post-mortem stüdyo fotoğrafçılığı, bilhassa da onun en incelikli biçimi olan "simile-viventem" (yaşar gibi).

O çağda fotoğraf, yeni yeni popülerleşen, pahalı ve zahmetli bir sanattı. Herkesin bir portresinin olması mümkün değildi. Kimi zaman, maliyet ertelemesi, kimi zaman ise aniden gelen bir trajedi, bir yakının bu dünyadan bir fotoğrafı dahi olmadan ayrılmasına neden oluyordu. İşte tam bu noktada, o dönem insanının derinlikli matem anlayışı ve fotoğrafçılığın büyüsü kesişti. Aileler, kaybettikleri kişinin, canlıymış gibi bir portresini istemeye başladılar. Son bir saniyelik poz, bir ömür sürecek bir hatıra anlamına geliyordu.

Sıradan post-mortem fotoğraflar, ölen kişiyi yatakta, uyuyor gibi gösterirken; simile-viventem denilen özel bir varyant, çok daha iddialıydı. Amaç, naaşı adeta "hayat dolu bir an" içinde dondurmaktı. Bu, sadece bir fotoğraf çekmekten ibaret değildi; bir mühendislik, bir makyaj sanatı ve gizli bir post-prodüksiyon bilimi gerektiriyordu.

Ölüm katılığı, kişinin doğal bir poz vermesini engelliyordu. Bu sorunu aşmak için, stüdyolar karmaşık mekanik aletler geliştirdi. Ölen kişiyi oturtmak veya ayakta tutmak için tasarlanmış, genellikle kadife veya kumaşlarla gizlenmiş metal destekler, mengeneler ve özel sandalyeler kullanılıyordu. Bu aparatlar, bedenin dik durmasını, başın sabit kalmasını sağlıyordu. Fotoğrafçı, ölüme meydan okuyan bir kuklacı gibiydi.

Ölümün getirdiği solgunluk ve morluklar, fotoğrafın amacına tersti. 19. yüzyıl makyajı, hijyen ve kimya konusunda bugünkü kadar gelişmiş değildi. Oksit çinko, pirinç unu gibi nispeten zararsız maddelerin yanı sıra, profesyonel ceset bakımı için kurşun oksit, civa, arsenik, amonyak gibi daha güçlü kimyasallar da kullanılmaktaydı. Sanatçı, ten rengini canlandırmak, yanaklara ve dudaklara o dönemde arzu edilen hafif bir pembelik vermek zorundaydı. Amaç, o kişinin "iyi ve sağlıklı" görüntüsünü yakalamaktı.

Ancak en büyük hile, karanlık odada gerçekleşiyordu. Teknoloji, cesedin duruşunu sağlasa da bakışını veremiyordu. Fotoğrafçılar, photoshop’un atası sayılabilecek bir teknoloji ile, negatifleri elle rötuşluyordu. Göz kapaklarını açtıktan sonra bakışta kalan donukluğu gidermek için, gözbebeklerine canlılık yansıtacak yapay bir parlaklık eklenirdi. Yüzdeki lekeler, gölgeler ve ölümün getirdiği çizgiler titizlikle silinir, sonuçta ortaya çıkan fotoğraf, sanki kişi hayattayken çekilmiş gibi sunulurdu.

Birkaç saniyelik poz…

Ve ardından zamana meydan okuyan bir hatıra.

Bu endüstri, toplumsal bir sır perdesi altında faaliyet gösteriyordu. Simile-viventem hizmetlerinin reklamını yapmak, fotoğrafçılar için utanç vericiydi. Çünkü fotoğrafın gücü, onun bir sır olarak kalmasına bağlıydı. Aileler, bu "son hatırayı" canlıyken çekilmiş gibi göstermek istiyordu; bu da fotoğrafçıyı en üst düzeyde gizlilik taahhüt etmeye zorluyordu.

Bugün, bu fotoğrafların çoğu, uzman bir göz tarafından ayırt edilene kadar basit eski resimler olarak arşivlerde duruyor. Ne ilginçtir ki, günümüzün romantik ya da gotik merakı, teknik açıdan "başarısız" olan, yani ölüme ait izleri bariz bir şekilde gösteren karelere yöneliyor. Oysa dönemin en büyük başarısı, kimsenin ölü olduğunu anlayamayacağı kadar ustaca icra edilen ve amaçlandığı gibi "yaşar gibi" görünmeyi başaran karelerdir.

Simile-viventem, sadece bir fotoğraf tekniği değil, aynı zamanda 19. yüzyıl insanının ölümle kurduğu karmaşık ilişkinin de bir aynasıdır.

Her kare, bir tür dua gibiydi:

“O hâlâ bizimle.”

Ancak yine de o dönem toplum ikiye bölünmüştü.  Kimi bu uygulamayı kutsal bir veda olarak görüyor, kimi ise Tanrı’nın düzenine müdahale sayıyordu.  Ne var ki o çağda insan artık bilime güvenmeye başlamıştı.  Sanayi devrimi her şeyi hızlandırmış, hatta ölümü bile temsil edilebilir bir hale getirmişti. Post-mortem fotoğraf, işte o kırılma anının çocuğuydu: Ne tamamen bilim ne tamamen inanç… Bir parça ışık, bir parça umut.

Tıpkı günümüzde ölenlerin anılarını sosyal medyada yaşatmaya çalışmamız gibi, o dönemde de insanlar, ellerindeki en son teknolojik imkânı kullanarak sevdiklerinin sonsuza dek gülümsediği bir anı yaratmaya çalışmışlardır. Bu, matemin bilimle, hilenin ise derin bir sevgiyle harmanlandığı, fotoğraf tarihinin hem ürpertici hem de büyüleyici bir bölümüdür.

Yüzyıllar geçti, ama fikir değişmedi.  Bugün yapay zekâ, ölen insanların sesini ve yüzünü yeniden canlandırıyor. Dijital avatarlar, “sonsuz yaşam” vaat ediyor.  Bir farkla: artık kimse bunu gizlice yapmıyor.  19.yüzyılın karanlık stüdyolarında başlayan o arayış, bugün silikon çiplerin içinde sürüyor.

İnsan hâlâ aynı kadim soruyu soruyor: “Zamanı durdurabilir miyim?”

472997842_122210991230209707_4574775739430550519_n-i68f5dd9804500.jpg