EŞİĞİN ÖTESİ
EŞİĞİN ÖTESİ
İnsan bazen beklemenin hikmetini anlar; fakat bu anlayış, harekete geçmesine her zaman yetmez. Çünkü anlamak ile adım atmak arasında ince fakat aşılması güç bir eşik vardır. İnsan o eşiğin önünde durur; kalbi bir yönüyle ilerlemek ister, diğer yanı geride kalmayı daha alışılmış, daha güvenli bulur. Eşikler böyledir: Arkanda bıraktığın hayatı daha görünür kılarken, önünde duran yolun belirsizliği seni çepeçevre kuşatır.
Beklemek çoğu zaman insanı olgunlaştırır. İçimizdeki aceleciliği törpüler; beklentileri yumuşatır; kalbi sakinleştirir. Ancak bir noktadan sonra bekleyişin kendisi de insanı bir eşiğin önüne getirir. Çünkü beklemek bir iç hazırlık sürecidir. Ve her hazırlığın sessizce dolduğu bir vakit vardır. İnsan o vakit geldiğinde hâlâ kıyıda duruyorsa, bekleyiş artık hikmet olmaktan çıkar; alışkanlığa, eylemsizliğe hatta konfor tuzağına dönüşür.
Eşiği geçmek, çoğu zaman büyük bir sıçrayış gerektirmez. İnsan hayatını bir anda değiştiremez. Büyük kararlar, çoğu zaman küçük ama sahici adımların içinden filizlenir. Bazen yalnızca bir kapının önünde durmak, bir niyeti fısıldamak, içten bir duada bulunmak… Bazen de korkuya rağmen bir yolda yürümeye devam etmek. İnsan çoğu zaman büyük hamlelerle değil, küçük ama kararlı adımlarla eşiği aşar.
Hayatın birçok anında insanın önüne böyle eşikler çıkar. Belirsizlik korkutur, alışılmış olanın güveni ağır basar. Fakat insan bir yerde şunu fark eder: Aynı yerde kalmak da bir mecburiyet değil; bir tercihtir. Ve bazen ilerlememek, insanı görünmeden geriye götürür. Bu yüzden eşiklerin önünde sonsuza kadar beklemek mümkün değildir.
Kur’an’da birçok kıssa, insanın bu eşik anlarından kesitler sunar. Hz. Musa kavmiyle birlikte denizin kıyısında durduğunda önlerinde uçsuz bucaksız bir deniz, arkalarında güçlü bir ordu vardı. O an yalnızca bir bekleyiş değildi; bir eşikti. Ve o eşik, atılan bir adımın ardından yarıldı. İnsan çoğu zaman yolun tamamını görmez; sadece atacağı ilk adımı görür. Ama belirsizliğe rağmen atılan o adım, ilahi yardımın kapısını aralar.
Hz. Muhammed’in (s.a.v) hicret kararı da bu büyük eşiklerden biridir. Bir tarafta doğduğu topraklar, ailesi, kökleri; öbür tarafta belirsizlik. Bir tarafta dininden dolayı görülen zulüm diğer tarafta nefes alabilme ihtimali. Verilmesi gereken karar yalnızca kendisini değil, bir ümmetin kaderini ilgilendiriyordu. Peygamber Efendimiz o eşiği geçmeyi seçti. Ve attığı adım ona ve ümmetine özgürce yaşayabilecekleri bir yurt nasip etti.
Hz. Meryem’in doğum anı da böyledir. O an, tüm zorlukları, çaresizliği ve yalnızlığıyla sınanan bir annenin yapabileceği tek şey bir hurma dalını silkelemekti belki. Yaptığı o küçük hareket, ilahi rahmetin kapısını araladı. Hz. İbrahim’in ateşe atılırken gösterdiği teslimiyet de o iman eşiğinin başka bir örneğidir.
Bazen en büyük eşikler, en küçük görünen hareketlerle aşılır. Fakat o küçük harekete engel olan insanın içindeki belirsizliğe karşı duyulan korkudur. Belirsizlik insanda savunma içgüdüsünü tetikler. Fakat buna rağmen atılan adımda insan yaşanacak en kötü ihtimalin bile insan zihninin derinliklerinde kurguladığı o senaryolar kadar zor ve ağır olmadığını fark eder.
Eşiği geçmek cesaret ister ama bu cesaret gürültülü değildir. Sessizdir. İnsan çoğu zaman ilk adımını korkuyla atar. Fakat adım atmak için korkunun tamamen geçmesini beklemek, çoğu zaman hiç yürüyememek demektir. Cesaret ise insanın içsel korkularına rağmen yürüme becerisini gösterebilmesidir.
Bazen de insanın en çok zorlandığı yer, ne yolun kendisi ne de varılacak yerdir. Asıl zor olan; o ikisinin arasında sıkışıp kalan ve ne yapacağını bilemeyen kalbin hâlidir. Akıl bir adım atmayı salıklarken, kalp henüz vedanın yüküne hazır değildir. İnsan dışarıdan bakıldığında yalnızca duruyor gibidir; oysa içinde çoktan bir yolculuk başlamıştır. Ve bazı eşikler vardır ki, dışarıdan değil ancak içeriden geçilir. İnsan bazen bu hâli kelimelere dökemese de içinde şair misali şu ses yükselir:
‘’İzin vermiyor içimdeki eşik.
Onca yol tarif ettim, şimdi bilmiyorum.
Araf mı Dumrul mu geçemediğim.
Yürüyüp gitsem içim duracak sanki.
Dursam, kederimden öleceğim.’’
Hayatta bazı dönüşümler de böyledir. İnsan bir eşiğin önünde, kendi içinde bölünür. Başkası için kolayca tarif ettiği yollar zihninde ve kalbinde karmaşıklaşır. Adım atmak ile yerinde kalmak arasındaki o eşikte kendine yabancılaşır.
Belki de mesele hemen bir eşiği aşmak, hayatı bir anda değiştirmek değildir. Mesele, eşiğin önünde sonsuza kadar oyalanmamaktır. Çünkü insan bazen yolun tamanını görmek ister; oysa hayat çoğu zaman sadece bir sonraki adımı gösterir. Ve insan o adımı attığında fark eder ki, korktuğu kadar büyük değildir eşikler. Çoğu zaman eşiği büyüten şey yolun kendisi değil, zihnin kurduğu ihtimallerin kargaşasıdır.
İnsan uzun süre bekler, düşünür, tartar. Ama bir gün gelir ve anlar ki bazı yollar düşünerek değil, yürüyerek açılır. O gün attığı küçük bir adım, belki de uzun zamandır beklediği dönüşümün ilk kıvılcımı olur.
Çünkü insan bazen bir kapıyı ardına kadar açarak değil; sadece aralayarak eşiği geçer.
Ve çoğu zaman hayat, o küçük aralıktan sızarak içeriye girer.
Eşiklerin önünde oyalananlardan değil; korksa da adım atabilenlerden olabilmek dileğiyle...
Sümeyye Öztaş