Görünmeyen Güven ve Kalbin Evi
Görünmeyen Güven ve Kalbin Evi
Etrafına bir baksana... Bugün hangimiz gerçekten huzurluyuz? Günümüz insanı bitmek bilmeyen bir buhranın, içsel bir kırılmanın pençesinde kıvranıyor. Ne yana dönsek bir mutsuzluk, bir sızlanma, dinmeyen bir öfke... Sosyal medyaya bakıp "Herkes ne kadar mutlu, bir tek ben mi duvara tosluyorum?" diyorsun. İçten içe bir kıskançlık kemiriyor içini. Sürekli bir "başarı" illüzyonunun peşindeyiz. Mutluluğu hep bir şeylerde, bir yerlerde ya da birilerinin peşinden giderek arıyoruz. "O hayatıma girerse kurtulacağım", "O parayı kazanırsam tamamlanacağım" diyorsun. Ama ne oluyor? O insan seni yarı yolda bırakıyor, o para derdine derman olmuyor. Her seferinde büyük bir gürültüyle aynı duvara tosluyorsun. Sonra da başlıyorsun sızlanmaya: "Neden hep bunlar benim başıma geliyor? Herkes yaşıyor bu hayatı, ben niye hep kaybediyorum?"
Çünkü dışarıda aradığımız her şey bizi biraz daha eksiltiyor. İnsan en çok, bir başkasının gölgesinde serinlemeye çalışırken güneşte kavrulduğunu geç fark eder. Bak ne diyor Osho: "Eğer başkalarına bağımlıysan, her zaman sefil olursun. Özgürlük, kendi içinde mutlu olabilmektir." Çıkış yolu dışarıda değil; zamanın ve kalbin o sessiz dönüşümünde saklı.
Zaman sadece insanları değiştirmez; zaafları da öldürür. Ve bir gün dönüp baktığında, seni yıllarca yöneten şeylerin artık üzerinde hiçbir gücü kalmadığını görürsün. İşte gerçek özgürlük o gün başlar. İnsan istediğini elde ettiğinde değil, onsuz da yürüyebildiğinde güçlenir.
Hani şimdi "O olmazsa yaşayamam, o giderse biterim" diye boğuluyorsun ya... Kendini paralıyorsun o bağ koptu diye. Unutma, zaaflar da ölür. Ama insan bunu geç fark eder. Bir zamanlar onsuz yaşayamayacağını sandığı şeyler bir gün önemini kaybeder. Peşinden koştuğu insanlar, uğruna savaştığı hayaller, vazgeçemediği arzular... Hepsi yavaş yavaş silinir. Çünkü zaman sadece insanları değiştirmez; zaafları da öldürür. Buda yüzyıllar öncesinden tam da bu anı fısıldar bize: "Acının kaynağı bağlılıktır. Bırakmayı öğrendiğinde, özgürleşirsin."
Bugün dünya sahnesinde herkes bir aktör, herkes bir planın, bir kurnazlığın peşinde. İş hayatında, ilişkilerinde hep bir strateji arıyorsun. "Bana bunu dedi ama arkasında ne var?" diye uykularını kaçırıyorsun. Oysa avam plana bakar, uyanan insan ise planı yapanın neye güvendiğine bakar. Çünkü planlar değişir, şartlar değişir, insanlar değişir ama insanın güvendiği şey kolay değişmez. Bu yüzden uyanan insan söylenen sözleri değil, o sözlerin arkasındaki inancı okumaya çalışır. Bir insan her şeyi kaybettiği halde hala aynı yolda yürüyorsa, onu yürüten şey görünen sebepler değildir. Ve bazen de bütün sır, yapılan hamlede değil; o hamleyi yaptıran görünmeyen güvendedir.
Şimdi o peşinden koştuğun, seni her seferinde duvara toslatan, gecelerce ağlatan geçmişe dön ve arkana bile bakmadan söyle:
"Her şey için çok geç kaldın. Sen zamanı duruyor sandın, ben ise o zamanın içinde değiştim. Beklediğin yerde kalmadım. Aynı yaralarla, aynı umutlarla, aynı inançla beklemedim. Geçtim gittim."
Yolun en derin yerinde teslim olan anlar ki varlığın özü mantıkla kavranacak bir denklem değil, kalple temas edilecek bir sırdır. Ve o sır açıldığında kişi bilgiye ulaşmış gibi değil, eve dönmüş gibi hisseder. Çünkü bazı hakikatler öğrenilmez; hatırlanır. Bazı kapılar aranarak bulunmaz; olgunlaşıldığında kendiliğinden görünür. Ve insan en sonunda fark eder ki kendisini yıllarca çağıran şey ses değil, sevgiydi.
Bazı sırlar düşünceye değil, kalbe açılmıştır. Çünkü akıl görünenin etrafında dolaşır, fakat sevgi görünmeyenin içine nüfuz eder. İnsan zihniyle birçok şeyi tarif edebilir ama bazı hakikatler vardır ki ancak hissedilerek bilinir. Tıpkı bir kokunun anlatılamaması, bir özlemin ölçülememesi, bir bakışın kelimelere sığmaması gibi.
Sürekli kafanın içinde kuruyorsun değil mi? "Nasıl olacak, ne zaman olacak, neden hâlâ olmadı?" Akılla çözmeye çalıştıkça düğüm oluyorsun. Bak, Krishna ne güzel uyarır insanı: "Sen sadece görevini yap, sonuçları düşünerek zihnini bulandırma. Akıl hesap yapar ama hayatı yönlendiren yüce bir akış vardır."
Bazı kapılar iradeyle açılır, bazı kapılar ilimle açılır; fakat öyle kapılar vardır ki yalnızca sevgi açar. Çünkü sevgi, insanın zorlayarak elde edemediği şeyleri sessizce önüne getirir. Akıl hesap yapar, irade mücadele eder, bilgi yol gösterir; ama sevgi insanın içine giremediği yerlere girer. İnsan bazen yıllarca anlamaya çalışır da çözemez, bir an gelir sever ve anlar. Yolun sonunda uyanan insan her zaman şunu fark eder: Kendisini değiştiren şey öğrendikleri değil, gerçekten sevebildikleridir. Çünkü sevgi yalnızca bir duygu değil, insanı kendisinden daha büyük bir hakikate taşıyan görünmez bir kapıdır. Hz. İsa’nın o meşhur kelamında dediği gibi: "Birbirinizi sevin. Çünkü sevgi, bütün kusurları örter ve insanı hakikate ulaştırır."
Modern dünya bize hep "Güçlü ol!" diyor. "Asla zayıflık gösterme, ağlama, hep dik dur, kendi göbeğini kendin kes!" Biz de bu sahte güce aldanıp ellerimizi açıyoruz göğe. Sonra dileğimiz hemen gerçekleşmeyince sitem ediyoruz: "Duam kabul olmuyor işte, Allah beni duymuyor!" diye isyan ediyorsun. Gerçekten duymuyor mu, yoksa sen duayı bir sipariş listesi mi sanıyorsun? Unutma ki dünyayı sırtında taşımaya kalkan, altında ezilmeye mahkumdur; yükü hafifleten güç değil, ancak o yükü Veren’e güvenmektir.
Hz. Musa Tur Dağı’na çıktığında elindeki asaya, kendi gücüne değil, tamamen O'na teslim olmuştu. Deniz onun gücüyle değil, o teslimiyetle yarıldı. Yolun çok ilerisinde bir yerde insan başka bir şey fark eder: Hayatı taşıyan asıl kuvvet senin o kibirli gücün değil, merhamettir.
Yâ Erhamerrahimîn, merhametlilerin en merhametlisi demektir. Bu isim sadece affeden bir Rabbin değil, kulunu düştüğü yerden kaldıran, kırıldığında onaran, kaybolduğunda yol gösteren bir rahmetin kapısını açar. Bu isim gerçekte korkunun yerini güvene bıraktığı eşiktir.
Çünkü insan bazen bilgisiyle değil, eksikliğiyle kurtulur. Bazen gücüyle değil, acziyle rahmete yaklaşır. Bugün yaşadığımız o öfke patlamaları, o kıskançlıklar, hep kendimizi her şeyin hakimi sanmamızdan, dünyayı tek başımıza sırtlamaya çalışmamızdan. "Duam kabul olmuyor" dediğin anlarda belki de senin için şer olan bir kapı kapanıyor, görmüyorsun. Dua ve zikir sırasında bu isim üzerinde tefekkür eden kişi, zamanla hayatındaki birçok yükün zorla, savaşarak, tırnaklarıyla kazıyarak değil; sadece "bırakılarak" çözüldüğünü görmeye başlar.
Çünkü bazı kapılar iradeyle açılır, bazı kapılar ilimle açılır; fakat öyle kapılar vardır ki yalnızca rahmet açar. Ve insan yolun sonunda anlar ki kendisini bugüne kadar taşıyan şey kendi hırsları, kendi hamleleri, kendi gücü değil; bunca zamandır fark etmediği ilahî merhametti.
Yazar Soner Atabek