Hakikatin Soğuk Çıplaklığı: Bizi Ayakta Tutan O Sancılı Bağ
Hakikatin Soğuk Çıplaklığı: Bizi Ayakta Tutan O Sancılı Bağ
Yolunu kaybetmiş bir fırtınanın ortasındayız sanki; hepimiz bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri tamir etmeye çalışıyoruz. Canımız yanıyor, çokça kırılıyoruz. Ama biliyor musun, bizi asıl yıkan, o derin gecelerde canımızı yakan o keskin acı değil aslında. İnsanı asıl yıkan şey, avuçlarının arasından gerçeğin kayıp gitmesi, insanın kendi hikayesine körleşmesidir. Birini kaybedersin, gençliğini uğruna harcadığın bir hayal darmadağın olur, yılların bir çırpıda akıp gider… Bunların her biri insanın göğsüne oturan kocaman birer taştır, doğru. Ama gözün hala gerçeği görüyorsa, o taş sadece omuzlarına yüktür; ayaklarını yere bağlayan bir zincir değil. Unutma dostum; "Acı omuzlarımızda bir yük, hakikat ise ayaklarımızı yere basan bir güçtür. İnsan sahte bir cennetin kölesi olmaktansa, gerçeğin ayazında özgür kalmalıdır."
Oysa bugün etrafımıza bir bak; modern dünya bize sürekli süslü yalanlar, pembe gözlükler ve sahte cennetler vaat ediyor. İçimiz kan ağlarken "gülümse" diyor, her şey altüst olurken "pozitif kal" diye fısıldıyor. İşte asıl tehlike tam bu noktada, insanın o derin acıdan kaçmak için hakikatin yerine kendi arzularını, görmek istediği illüzyonları koymasıyla başlıyor. İnsan artık gerçeğe değil, sadece kendi inanmak istediği o konforlu masala inanıyor. Kur'an-ı Kerim’de Kehf Suresi'nde ne kadar zarif ve sarsıcı bir şekilde uyarılıyoruz bu konuda: "De ki: Size, yaptıklarında en çok ziyana uğrayanları haber verelim mi? Onlar, güzel şeyler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki çabaları boşa giden kimselerdir." Kendi yarattığı yanılsamayı gerçek sanıp onun peşinden koşan insan, aslında kendi düşüşünü hazırlar. Çünkü zihnimiz, her seferinde o tatlı arzular vasıtasıyla şimdiki zamanın çıplaklığından kaçar. Bilge mistik Osho’nun da dediği gibi: "Arzu ettiğin sürece gerçeği göremezsin; çünkü görmek istediğin hayali, olanın üzerine yansıtırsın." Sosyal medyadaki o kusursuz hayatlara, vitrinlerdeki sahte parıltılara bakıp kendi içimizdeki yalnızlığı ve eksikliği gizlemeye çalışırken, aslında gerçeği kaybediyoruz. Oysa "Gerçeğin açtığı yara acıtır ama öldürmez; insanı asıl öldüren, yalanların şefkatli koynunda uyuyakalmaktır."
Hayatın geçici olduğunu, bazen işlerin yolunda gitmeyeceğini unutup unvanlarımıza, başarılarımıza veya bizi sevmeyen birinin gölgesine sığınarak bir ömür tüketebiliyoruz. Sonra o sığınak yıkıldığında, sadece sığınağı değil, bütün dünyamızı kaybediyoruz. Buda’nın o kadim sözü geliyor akla: "Acı kaçınılmazdır, ıstırap ise bir seçimdir. Istırap, geçici olan şeyleri kalıcı zannetmekten ve gerçeğe direnmekten doğar."
Peki, bu teşhisi koyduk, acıyı ve yanılsamayı gördük de ilaç nerede? Bu ruhsal hastalıktan, bu tatlı ama öldürücü uykudan nasıl uyanacağız?
İlacın ilk dozu, cesaretle itiraf etmektir. Kendimize söylediğimiz o en konforlu yalanı bulup çıkarmakla başlar iyileşme. "Beni seviyor", "Bu iş düzelecek", "Ben çok mutluyum" derken arkasına saklandığın o paravanı kendi ellerinle yıkmalısın. İlacın ikinci dozu, yasa izin vermektir. Gerçek canını yaktığında, o acıdan kaçmak için hemen yeni bir arzuya, yeni bir tüketime, yeni bir illüzyona sarılma. Bırak canın yansın. O acının sızısını hissetmek, ruhun bağışıklık sistemini güçlendirir. Jiddu Krishnamurti'nin her zaman fısıldadığı gibi: "Kendini ancak olanı değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi gözlemlediğinde anlayabilirsin."
İlacın son ve en güçlü dozu ise, "şimdi ve burada" olanı kabul etmektir. Ne geçmişin pişmanlığı ne geleceğin hayali; şu an elinde ne kalmışsa, o çıplak gerçekle yüzleşmek ve "Evet, durum bu, şimdi ne yapabilirim?" diyebilmektir. İllüzyonları serbest bırakıp gerçeğin o sarsıcı toprağına ayak basmaktır özgürlük.
İşte tam bu yüzden, bilge insan her şeye rağmen gözünü hakikatten ayırmayandır. Kalbi darmadağın olmuşken, yarınlara dair umudu azalmışken bile gerçeğin o soğuk ve çıplak yüzüne bakabilendir. Çünkü bilir ki, sahte bir baharın sıcağında uyumaktansa, kışın ayazında uyanık kalmak ve o ilacı acı da olsa yutmak daha değerlidir. Hz. İsa’nın o eşsiz ifadesindeki gibi: "Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak."
Günümüzün karmaşasında bizi ayakta tutacak olan şey yapay bir mutluluk oyunu değil, gerçeğin ta kendisi ve onu kucaklayacak cesaretimizdir. Zemin ne kadar kaygan, fırtına ne kadar sert olursa olsun, bu reçeteyi hayatına uygulayan insan sarsılır ama asla devrilmez. Çünkü onun ruhu yalanların esaretinden kurtulmuş, gerçeğin sarsılmaz, şifalı ve özgür zeminine basmıştır bir kere.
Yazar Soner Atabek