Son Dakika

HZ. İNSAN

HZ. İNSAN

İnsan, çoğu zaman kendi kıymetini hayatın gürültüsü içinde kaybeder. Kariyerle ölçülür, faydayla değerlenir, görünürlükle onaylanır, gücüyle anlam kazanır. Değeri; yaptığı işe, söylediği söze, ulaştığı yere ve etki alanına bağlanır. Oysa insanın kıymeti, bütün bunlardan önce gelir. İnsan yaptığıyla değil; yaratıldığıyla değerlidir. Bu hakikat unutulduğunda insan, kendinin yabancısı olur. Değerini yanlış gözlerde arayan kişi, gerçek kıymetini tartacak bir terazi bulamaz. Böylece değersizlik duygusu, modern çağın sessiz; ama en yaygın yarasına dönüşür.

Kadim öğreti ise insanı bambaşka bir yerden tanımlar. Ona sıradan bir varlık muamelesi yapmaz; yüklenilen emaneti hatırlatır. Allah emaneti göklere, yere ve dağlara teklif etmiş; onlar bu yükü üstlenmemiş, insan ise kabul etmiştir. Böylece insan, yalnızca yaşayan bir beden değil; muhatap alınan bir ruh olmuştur. Akıl verilmiş, irade verilmiş, eşyanın isimleri öğretilmiştir.  Ardından Allah, meleklere insana secde etmelerini emretmiştir. Bu secde, insanın kusursuzluğuna değil; taşıdığı potansiyele işaret eder. İnsan, düşebildiği kadar ‘’ahsen-i takvîm’’ e de mazhar olabilecek istidatta bir varlıktır.

İşte bu noktada Şeyh Galip insanın kulağına şu cümleyi fısıldar:

‘’Hoşça bak zâtına; kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.’’

(Ey insan, kendine hoşça bak; çünkü sen bu âlemin özüsün. Sen kâinatın göz bebeği olan varlıksın.)

Bu söz, insana yöneltilmiş bir övgü değil; derin bir uyarıdır. Kendine hoyrat davranmaman için yapılan bir ikazdır. Çünkü insan, âlemin herhangi bir parçası değil; özü olarak yaratılmıştır. Allah ona ruhundan üflemiştir; insan, içinde ilahî bir nüve taşır. İnsan küçük bir kâinattır; kâinat ise büyük bir insan… Varlığının değerini de işte bu emanetten alır. Hz. Ali’nin rivayet edilen sözü de aynı hakikati başka bir yönden dillendirir: ‘’Sen kendini küçük bir cisim mi sanırsın? Oysa bütün âlem sende dürülüdür.’’

İnsan kendi kıymetini tartamadığında yalnızca psikolojik bir sorun yaşamaz; emaneti de farkında olmadan zedelemiş olur. Kendini küçülten, varlığının değerinden habersiz yaşayan kişi, içindeki ilahî nefesi de görmezden gelir. Eşref-i mahlûkat olan insan, değerini özünden alır. Halife olduğunun bilincine eremeyen, özünden uzak yaşayan insan, ne olduğunu da tartamaz; kendinin farkına varamaz. Necip Fazıl’ın şu mısraları, insanın kendinden ve ilahî kaynaktan kopuşunu ne kadar veciz anlatır:

‘’Otuz yıldır saatim işlemiş ben durmuşum

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.’’

İnsanın kendine bakışı, bu noktada bir ahlâk meselesi hâline gelir. Kendini değersiz saymak tevazu değildir; bazen farkında olmadan kendi benliğine yapılan bir inkârdır. Yanlış vadilerde kendini aramak, gökyüzüne bakmadan uçurtma salmaktır; özünden uzak bir kıymetin peşine düşmektir. Zamanın geçmesine rağmen yerinde saymak, varması gereken yerden habersiz yaşamaktır.

İnsan kendini değersiz hissettiğinde bunu çoğu zaman bir erdem zanneder. Kendini geri çekmeyi, susmayı, görünmez olmayı, talep etmemeyi ahlâkî olgunluk sanır. Oysa değersizlik hissi, tevazu değil; insanın kendi varlığına karşı geliştirdiği sessiz bir kırılma hâlidir. Kişi, Rabbinin verdiği kıymeti göremediğinde ya kendini başkalarının terazisinde tartar ya da bütünüyle tartıdan çeker. Her iki hâl de ifrat ve tefrit doğurur; emanet zedelenir. Çünkü insan kendini değersiz saydığında, yalnızca benliğini değil; kendisine üflenen ilahî nefesi de farkında olmadan örter. Değersizlik, çoğu zaman bir alçakgönüllülük değil; kıymetin kaynağına yönelen nisyanın sonucudur.

Modern psikoloji de bugün aynı yere işaret eder. İnsan kendini değersiz hissettiğinde sürekli bir telafi hâline girer. Beğeni telaşından onay arayışına, oradan kendini ispat çabasına savrulur; yorulur. İçsel değer duygusu inşa edilemedikçe; dış dünyanın ölçüleri hayatı yönetmeye başlar. Günümüzde dış dünyanın bu denli renkli oluşu, içimizde yaşadığımız çoraklığın da bir yansımasıdır: dışta parıltılı, içte manadan mahrum bir hayat tasavvuru… Tasavvufun yüzyıllar önce işaret ettiğiyle modern psikolojinin bugün söylediği hakikat tam da burada kavuşur: Kendini ve nefsini bilen insan, başkasının terazisine muhtaç kalmaz; eksik tartılacağını bildiği dünyanın ölçütlerinin peşinden koşmaz.

Allah’ın kuluna verdiği değeri anlamak için büyük mucizelere bakmaya gerek yoktur. Onun insana ‘’Ey kulum’’ diye hitap etmesi, başlı başına bir kıymet takdiridir. Dua eden, tövbe eden, yönelen akıl sahibi bir varlık olarak muhatap alınmak… Üstelik şah damarından daha yakın olan bir Rabbin huzurunda olmak… İnsan için bundan daha büyük bir değer olabilir mi? Dünyadan ayrıldıktan kısa bir süre sonra adı anılmayacak bir varlığın, Rabbinin ipine sımsıkı sarılıp ona dayanmasından daha huzurlu ve daha sahici bir kıymet ölçüsü olabilir mi?

Tarihin en büyük yanılgısı, kıymeti görünen noktadan okumaktır. Hz. Yusuf, Allah katında seçilmiş bir kulken, bir köle pazarında ‘’az bir dirhem’’ e satılmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v), âlemlere rahmet gönderildiği hâlde Taif’te taşlanmış, Mekke’de üzerine işkembe bırakılmış, yurdundan ayrılmak zorunda kalmıştır. Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya, ilahi hitaba mazhar olmalarına rağmen, dünyanın terazisinde en ağır zulümlerle tartılmışlardır. Bu örnekler, onların hakiki değerini eksiltmez; aksine insanlığa şunu öğretir: Dünya, kıymeti doğru tartan bir yer değildir. Allah katında kıymetli olan, çoğu zaman dünyanın terazisinde hafif gelir. Ve insan yanlış tartan teraziden kendine kıymet biçmemelidir.

Günümüzde insanlık, kendine olağanüstü değer atfetmek ile kendi değerini ezip geçmek arasında iki uçta savrulmaktadır. Bir tarafta kerameti kendinden menkul, yüksek egolu insanlar; diğer tarafta kendi varlığından habersiz, kurban rolüne sığınmış yorgun ruhlar... Oysa bu iki hâl de hakikatin uzağındadır. Dengede olmayan her şey, insanın fıtratına terstir. Bu yüzden insan, değerini asıl kıymetini takdir edebilecek; onu ‘’zerre-i miskal’’ eksik tartmayacak bir varlıktan alması gerekir. Hani denir ya: ‘’Cevâhir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez.’’ İnsanın kadrini de yalnızca onu yaratan bilir. Elmas parçası bakırcılar çarşısında hak ettiği değeri görmediği gibi, insan da dünyanın ölçütleriyle gerçek bir kıymet kazanamaz.

Tasavvuf bu yüzden insana ‘’hiçlik’’ ten önce ‘’kıymet’’ i öğretir. Kendini bilmeyen, değerinin farkında olmayan kişi, hiçliğe de varamaz. Hazreti İnsan olmak; kendini putlaştırmak değil, emanetin ağırlığını idrak etmektir. Ne olduğunu bilmeden, ne olmadığını anlamak mümkün değildir. Bu yüzden nefsini bilen, Rabbini de bilecektir. Rabbini bilen Hz. İnsan olmanın şuuruna erecektir.

Belki de bugün insanın en çok ihtiyacı olan şey, kendini daha fazla yargılamak değil; daha doğru yerden tanımaktır. Eskilerin deyimiyle, kendi ‘’künhüne vakıf olmak’’tır. Çünkü insan, kendini tanıdıkça yalnızca iç dünyasını değil; varlığı da okumayı öğrenir. İşte bu yüzden irfan geleneği insan için şu sözü söylemiştir: ‘Ademde âlem gizlidir’. İnsan kendini tanıdıkça âlemi; âlemi tanıdıkça da kıymetini bilecektir.

Böylece insanın görevi kendini küçülterek arınmak değil; kıymetini bilerek sorumluluk almaktır. Çünkü insan, kendi zâtına hoşça bakabildiğinde dünyaya da daha merhametli bir yerden bakar.

Belki de bütün mesele şudur: İnsan, zübde-i âlem olduğunu hatırladığında ne kendini büyütür ne küçültür; ne dünyaya sığar ne kendine dar gelir. Böylece hem haddini hem yolunu bilir…

İnsana verilen kıymeti unutmadan; ne kendimizi yücelterek ne de küçülterek, emaneti incitmeden taşıyabilmek dileğiyle…

Edebiyatçı- Yazar

Sümeyye Öztaş