İÇİMDEKİ GURBET
İÇİMDEKİ GURBET
Gurbet; doğup, büyüdüğümüz, yaşadığımız vatandan uzak olan yerdir. Gariplik, yabancılık, yad ellerde olma, tuhaflık gibi anlamları da ihtiva etmektedir. Garip de zavallı, kimsesiz, gurbette yaşayan, kendi memleketi dışında bulunan gibi anlamlara gelmektedir. Garip ve gurbet aynı kökten türemiş olup birbiriyle anlam ilgisi bulunan kelimelerdir.
Tarihimize şöyle bir baktığımızda vatanımızdan ayrı kalma milletimizin kaderi olmuştur. Orta Asya’dan günümüze uzanan göç maceramız her dönemde gurbet ile iç içe olmamıza neden olmuştur. Göçler her nedenle olursa olsun insan hayatında kırılma yaratır. İnsan gideceği yerde elde edeceklerine ümidiyle, geride bıraktıkları arasında sıkışır kalır. Vatan en gerçekçi, en masum, en saf duygularımızı barındıran yerdir. Yıllar geçse de bir memleket türküsü duyduğumuzda içten içe gönül sazımızın perdesinin titremesi de geçmişe, çocukluğumuza, vatanımıza duyduğumuz özlemdendir.
Peki neden insanlar çileli gurbeti vatana tercih eder? Çünkü gurbet zorunlulukların sığınağıdır. Her ayrılışın ardında yakıcı bir hikaye vardır. Zorunluluğun insan hayatında yaşattığı acı kadar mıdır gurbet acısı? Yoksa kendisi mi daha acıdır? Kimse vatanından büyük bir mutlulukla ayrılmaz. Ayrılırken ailesini, hatıralarını, geçmişini, geleceğe dair hayallerini de bırakır. Yağmur sonrası toprak kokusunu, soba yanarken çıkan sesleri, metrelerce yağan karda yürümeye çalıştığı yolları, ağaçları, çiçekleri en çok da içindeki küçük çocuğu bırakır. En hayali, en güzel gurbet bile insanın kendi vatanı kadar sızlatmaz kimsenin burnunun direğini.
Zorlardan zordur geride bir hayat bırakmak. İnsanın kendine kalan o hayattan getirdiği hatıralardır. Belki soluk bir resim, belki mürekkebi akmış bir yazı, belki de kalanla giden arasında sırlanmış bir küçük eşya… Hatıralara sarılarak yaşar insan. Her şeyin bıraktığı gibi kaldığını zanneder. Anıları dondurur zihninde, tekrar tekrar yaşatır sonra. Geleceğin belkisiyle geçmişin keşkesi arasında bir sarkaçta gider gelir zihni. Şimdiyi yaşamak ağır gelir, zamanın içinde de değildir dışında da. Bir bıraksa kendini sanki geçmişine ihanet edecektir, hayalleri elinden gidecektir. Yaşadığı her güzel anı sevdikleriyle paylaşamayınca buruk olur yüreği, o anları hayallerinde sevdikleriyle tamamlar. Gurbetin yaşattığı duygular acının, hüznün, gözyaşının durağıdır. Bu duraklardan geçmeden sılaya yol bulmak imkansız sayılır…
Gidenin kendi günden güne acıyla yoğrulurken sılada kalanların payına da bir yürek yangını düşer. Özlem, hasret, ümitle karışık duygular kalanı da gideni sardığı gibi sarar. Şairin deyişiyle “Dağların ardını gurbet sanırdım. Meğer gidenin kalana bıraktığı yermiş gurbet şimdi anladım.” Kalan da gidenle beraber bir parçasını kaybetmiştir. Baş başa kaldığı duygular onun da kendi gurbetidir. Gurbet ne de olsa gariplik değil midir. Yoldaşından ayrılan, hem-derdi olmayan, kendini anlatacak kimse bulamayan kişi en garip kişi değil midir? İlla gitmek gerekmez gurbet için. İnsan kendini anlayan olmadıktan sonra öz yurdunda da gariptir, gurbettedir. Kalabalıklar içinde de yalnızdır. Gurbetlik aslında gitmek, kalmak meselesi değil; insanın içinde büyüttüğü bir duygudur.
Bu duygu tasavvufta da dile getirilir. İnsan kamışlıktan koparılan bir ney gibidir. Ney nasıl kamış olarak bulunduğu sazlıktan ayrılmış, bu ayrılıktan dolayı içli içli inlemekteyse, insan da ruhlar aleminden gelip, balçıktan bir beden yerleştirilmesinden dolayı ayrılık acısı yaşamıştır. Neyin sazlıktan ayrılıp gurbete düşmesiyle; insanın ruhlar aleminden ayrılıp dünya gurbetine düşmesi temsil olarak benzerlik göstermektedir. Neyin yapılış sürecinde kesilip, biçilip, içinin kurutulmasıyla; sonrasında ateşle delinerek demir boğumlar yerleştirilmek suretiyle içli musiki terennüm etmesiyle, insanın dünya sürecinde yaşadığı imtihanlarla olgunlaşması aynı süreci anlatmaktadır. Gurbete düşen ruh kendi gerçek vatanına ulaşana kadar aynı dünya gurbetinin yaşattığı duygularla baş etmek zorunda kalır. Asıl vatanını özleyen ruh ayrılığın yarattığı kırılmalarla baş etmek zorunda kalır. Dünyevi anlamda gurbet de uhrevi anlamda gurbette içinde çile barındırır. Şair:
“Ben gurbet rüzgarının üflediği kamışım.
Bir su başında, mahzun, yapayalnız kalmışım. “ derken bu duyguları ifade eder.
Gurbeti dayanılır kılan bir gün sılaya kavuşma ümididir. O ümide sarılarak nice çilenin tezgahından geçilir. Nice dertler kavuşma ümidiyle aşılır. Nice geceler o ümitle aydınlanır. Nice sarp yollar o ümitle aşılır. Beklenir, özlenir, istenir ve sonunda murada erilir.
Sılaya, vatana, yurda kavuşmak geçmiş yılların telafisi olamaz elbette; ama yine de buruk bir sevinç kuşatır insanı. Ait olduğu yerde olmanın güveni hiçbir yerde bulunmaz. Gençliğini bıraktığı yollardan her yürüdüğünde tozlu sayfalar ardında kalan geçmişe tutunur insan. Tanıdık bir yüz, aşina bir gönül bulabilmek için çabalar. Bulamasa da vatan toprağı yeter ona. Bir toprağa ait hissetmek, toprakla bağ kurmak işte bu yüzden önemlidir. İnsanın yaşadığı gurbetlik duygusunun panzehiridir bu duygu. Ama yine de insan her ne kadar bir yere bağlanıp da o duygudan çıkmaya çalışsa da idrak edenler için ‘’Dünya baştan başa gurbettir.’’ Ve insan bir ağacın altında gölgelenip gidecek olan bir yolcu misalidir. Bu yüzden dünyada gurbetlik duygusundan kurtulmanın da yolu yoktur. Şairin dediği gibi:
‘’Ben gurbette değilim; gurbet benim içimde.’’
Selametle…