Son Dakika

İçsel Yolculuk, Kesinlik Kibri ve Kaybolan Erdem

İçsel Yolculuk, Kesinlik Kibri ve Kaybolan Erdem

İnsan, bazı zamanlar kendi içinde bambaşka yerlere gider. Alışıldık yollardan saparak, tuhaf bir çekiciliğe sahip farklı bir patikayı takip eder; o yol, vaat ettiği gizemle insanı adeta kendine davet eder. Ve insan, bu çağrıya kayıtsız kalamaz, yürümeye başlar. Bir yere kadar geri dönmek istemez. Dönmek istese de artık o kadar çok yol kat etmiştir ki, geri dönmek ilerlemekten daha meşakkatli hâle gelmiştir. Bir kez o yolda varoluşun farklı bir tadını aldığınızda, eski dünyanın sığlığı dayanılmaz gelir. Tıpkı gelmeyen bir otobüsü saatlerce beklemek gibi; o kadar çok beklemişsinizdir ki, bu beklemenin boşa gitmesini istemezsiniz. İşte o içsel yol da böyledir; harcanan zamanın ve feda edilen konforun hatırına, sonunu merak ederek yürürsünüz.

Bazı insanlar ise bu yolları tehlikeli bulur. Güvenli zihin alanından, yani toplumsal normlar, sorgulanmamış gelenekler ve medya anlatılarıyla örülmüş o korunaklı olduğunu sandıkları kapsülden çıkmak istemezler. Onlar öylece yaşayıp giderler; düşünmenin, derinlere dalmanın ve kendini keşfetmenin o sancılı hazzından yoksun bir hâlde. Kendilerini daha gündelik şeylerle meşgul ederler ki sistemin de sizi ittiği yer tam olarak burasıdır. Tüketim kültürü, yirmi dört saatlik haber döngüsü, sosyal medyanın yankı odaları sizi sürekli meşgul etsin ki insan çok düşünmesin, o karanlık dehlizlerde çok fazla ilerlemesin. Çünkü her insanın içinde bir evren saklıdır ve kendi yıldızlarına ulaşma imkânı vardır; ancak onlar içlerindeki gökyüzüne bakmak yerine gözlerini kapatmayı tercih ederler. İş hayatı, ilişkiler, siyaset, futbol programları... Hepsi, ölçüsü kaçtığında bizi kendimizden uzaklaştıran birer oyalayıcıdır. Hayatınız tamamen bunlardan ibaretse, sistemin tuzağına çoktan düşmüşsünüz demektir. Fakat bu tuzak, insanı meşgul ettiği için mutlu olduğu illüzyonunu da beraberinde getirir. Kişiye sorarsanız bunlar normal şeylerdir ve ekonomik durumu da yerindeyse "mutluyum" diyebilir. Buna kimse bir şey diyemez. Bahsettiğim o içsel yollarda ise sonunda ne olacağını bilmediğimiz bir macera bekliyordur bizi.

Schopenhauer’e göre, "Hayat bir sarkaç gibidir. Istıraptan can sıkıntısına ve can sıkıntısından ıstıraba doğru salınır.” Ama ben bunu kabul etmek istemiyorum. Bu determinist bakış açısı, insanın potansiyelini yok sayar. Özümüzün istediği şeye ulaşmakta bu kelimelerin birer engel, birer sınır olduğuna inanıyorum. İçimdeki o yaşam enerjisi, kitabımda da bahsettiğim ‘pneuma’, hayatın birçok görünmez paraziti —toplumsal beklentiler, yargılanma korkusu, kendi içimizdeki şüpheler— tarafından tutuluyor ve potansiyelimize ket vuruyor. Önce ona odaklanmamız ve onu keşfetmemiz şart. Belki de bulduğunuz şey sizi konforlu bir mutluluğa ulaştırmaz, hatta belki de huzurunuzu kaçırır; ancak sahte bir huzurdansa, sancılı bir gerçeği keşfetmeye değmez mi?

İşte bu içsel keşif yolculuğu, beni dış dünyadaki en büyük engellerden biriyle yüzleşmeye itti: kesinlik kibri. Kendi iç dünyasının karmaşıklığını ve derinliğini fark eden insan, dış dünya hakkında ne kadar az şey bildiğini anlar. Belki basit bir yere takılmışım gibi görünebilir, ancak herkesin her şeyden bu kadar kesin, keskin ve kendinden emin şekilde bahsetmesi bana biraz aptalca, biraz da hoyratça geliyor. Aptalca, çünkü hayatın ve bilginin katmanlı yapısını görmezden geliyor; hoyratça, çünkü farklı bir bakış açısına yaşam hakkı tanımıyor. Elbette hayatta mutlak doğrular vardır ama akışın içinde birçok şey "kişisel"dir. Bir Türkçe öğretmeni olarak çocuklara öznel ve nesnel yargıları anlatırken bu ayrımın ne kadar hayati olduğunu görüyorum. Etrafımda "bana göre" veya "bence" kelimesini ne kadar az duyar olduğumu fark ettim. Herkesin sarsılmaz bir fikri var ve bu durum beni şu soruyu sormaya itiyor: "Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?"

Unutulan şey şu ki, bilgi dediğimiz kavramın içinde bile inanç vardır. Bilginin felsefedeki tanımı "gerekçelendirilmiş inançtır”. Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyoruz, çünkü güvendiğimiz otoritelerin (bilim insanları, öğretmenler) sunduğu gerekçeleri kabul ettik. Bu bir güven eylemidir. Kaçımız uzaya çıkıp kendi gözleriyle bu gerçeği deneyimledi? Ay’a gidildi mi? Bize söylenene göre evet. Ama "kesin olarak gidildi" demek, kişisel deneyimimiz olmadığı için bir hatadır. Bir de bu ispatlanabilir konuların ötesinde, düşünsel mevzulardaki o sarsılmaz kesinlik var. Allah var mı? Ruh var mı? Bu soruların mutlak cevabını bilmiyoruz. Kaynaklarda yazılanlar bir bakış açısı sunar ama onlara yüzde yüz, körü körüne güvenmek sağlıklı bir yol değildir. Tarihin galipler tarafından yazıldığını unutup okumak ya da bilimin bile sürekli kendini yanlışladığı bir evrende, dün öğrendiği bir siyasi görüşü hayatının tek gerçeği sanmak gibi... Tek bildiğimiz, gerçeklerin ve kurguların iç içe geçtiği bir dünyada yaşadığımızdır.

İspat, kanıt, delil gibi kavramların içinin boşaltılması ise insanın tutunduğu gerçekleri sorgulama cesaretini gösterememesinden geliyor. Bu kavramlar hoyratça kullanıldığında, gerçeklik ile aramızdaki bağ zayıflar ve herkesin kendi kişisel doğrusunun tek gerçek olduğu bir kaos ortamı doğar. "Tanrı var mı?" sorusuna, "Var tabii, bak şu dağlara, hâlâ mı inanmazsın?" diye cevap veren biriyle konuyu daha fazla uzatmaya gerek yoktur. Çünkü bu kişi, duygusal bir tepki olan "huşu" ile rasyonel bir süreç olan "kanıt"ı birbirine karıştırmaktadır. Bu kavramlar içi boş şeyler değildir ve özenle kullanılmaları gerekir. Yoksa daha da değer enflasyonuna uğrayıp anlamsız bir gürültüye dönüşecekler.

Unutmayın; inancınız, ruh hâliniz, yaşamınız sadece sizi bağlar. Kimse sizin gözünüzden hayata bakmıyor, kimse sizin algılarınızla dünyayı deneyimlemiyor; bir müziğin sizde uyandırdığı o eşsiz hissi, bir anının zihninizdeki o puslu kokusunu kimse sizin gibi hissedemez. Bu yüzden, kesin konuşmadan önce, "Ben bu bilgileri nereden biliyorum ve gerçeklik değeri ne?" diye basit bir muhakeme yapmak sanırım toplumumuzda kaybolan bir erdem.

Sonuç olarak; kesinlik, matematiksel bir ifadedir. Eğer denklemlerle konuşmuyorsanız, lütfen kelimelerinizi tartarak, karşınızdakinin de farklı düşünebileceğini bilerek konuşun. Fikrî şüphe, entelektüel bir zayıflık değil, bilgeliğe atılan ilk adımdır. Yoksa fikirleriniz, yankı odanızın duvarlarına çarpmanın ötesinde bir değer taşımayacaktır.

Yazar: Okan Koşar