Son Dakika

Kapılar Kapandığında Kimsin?

Kapılar Kapandığında Kimsin?

Hani metrobüste yaşlı birine yer verirken üzerimizde hissettiğimiz o sıcacık "aferin" dolu bakışlar vardır ya... Ya da sosyal medyada paylaştığımız, yüzlerce beğeni alan o süslü, erdemli cümlelerimiz... Herkesin gözü üzerimizdeyken dürüst, merhametli ve "iyi" bir insan olmak, rolümüzü güzelce oynamak ne kadar da kolay, değil mi? Toplum içinde alkışlanmak, birilerinin "Ne dürüst adam, ne mükemmel insan" demesi içimizi bir anlığına okşar, ruhumuzu kanatlandırır sanırız.

Peki ya sonra?

Günün o yorucu hengamesi bitip eve döndüğümüzde, odanın kapısını kapatıp zifiri bir yalnızlıkla baş başa kaldığımızda ne olur? İşte asıl fırtına tam da orada, o derin sessizlikte kopmaya başlar. Hiç unutmamamız gereken bir hakikat var ki; karakter, gözlerin önünde oynanan bir rol değil; karanlıkta da değişmeyen bir hakikattir.

Gündüz kalabalıklar içinde sergilediğimiz o dürüst ve erdemli duruş, aslında gece yalnız kaldığımızda içimizde verdiğimiz o bitmek bilmeyen kavganın bir neticesidir. İnsan kalabalıklar arasında ne kadar alkışlanırsa alkışlansın, gece yatağına yattığında kendi içiyle barışık değilse, o dürüstlük dışarıda giyilmiş süslü bir elbiseden öteye geçemez. Kalabalıkların ortasında dik durabilmenin, iç huzurla ayakta kalabilmenin sırrı; yalnızlığın o katıksız aynasında kendi ruhunla yaptığın o çetin hesaplaşmayı kazanmaktan geçer. Yalnızken nefsine, hırslarına, karanlık yanlarına galip gelemeyen bir insan; gündüz sergilediği o mecburi dürüstlüğün altında ezici bir acı ve omuzlarını çökerten bir vicdan azabı çeker.

Hani hep deriz ya aramızda konuşurken; "Şu adam ne kadar dürüst, şu kadın ne kadar mükemmel konuştu, toplum içinde nasıl da zarafetle durdu..." İnanın, tek başına bunların hiç ama hiçbir önemi yok. Kalabalıklar karakteri göstermez dostum, sadece saklar. Asıl imtihan, seni gören hiçbir insan gözü, alkışlayan hiçbir el yokken; vicdanınla, arzularınla, zayıflıklarınla baş başa kaldığında nasıl bir insan olduğundur. Yalnızken içindeki o amansız kavgayı merhametten, dürüstlükten yana bitirebiliyorsan, işte o zaman kalabalıktaki duruşun bir maske değil, özün olur.

Çünkü insanın imanı da, ruhunun o en saklı, en kırılgan huzuru da en çok orada, o kimsesiz savaşı kazandığında güçlenir. Kul, ancak kapalı kapılar ardında insanlar için değil, yalnızca Allah için yaşamayı öğrendiğinde o içsel barışa kavuşur.

Büyük bilge Farabi’nin dediği gibi:

"Kendi iç dünyasına sığınamayan insan, kalabalıkların içinde sadece bir gölgedir."

Kendi iç dünyasında o barışı sağlayamayan, yalnız kaldığında vicdanının sesiyle kavgalı olan biri; kalabalıklar içinde ne kadar "iyi" görünürse görsün, gece yastığa başını koyduğunda bitmek bilmeyen bir sızıyla kıvranır. Çünkü hakikatin şahit aradığı tek yer, insanın kendi vicdanıdır. Sosyal medyada atılan ahlak tiratları, iş yerindeki o kibar tebessümler, yalnızlığın sessiz odasında un ufak olur gider.

İnsanın gerçek büyüklüğü; bir gece yarısı kimseden takdir beklemeden ettiği o sessiz duada, kimsenin ruhu duymayacakken vazgeçtiği küçücük bir haksızlıkta, yalnızken bile gözü gibi koruduğu o lekesiz dürüstlükte saklıdır. Kalabalıklar içindeki huzurumuz, yalnızlığımızda verdiğimiz o büyük mücadeleden süzülüp gelir. Çünkü insanı gerçekten dürüst kılan vitrindeki duruşu değil; kapılar kapandığında kendi içiyle yaptığı o çetin kavgayı kazanmış olmasıdır.

Büyük sufí İbn el-Arabi ne kadar güzel dokunur ruhumuza:

"Sen yalnız kaldığında da Allah ile berabersin. O halde yalnızlığından utanma, bilakis O'nun huzurunda edebini koru. Hakiki edep, kimse yokken de O'nun varlığını hissetmektir."

Günün sonunda, ışıklar söndüğünde ve o çok güvendiğimiz kalabalıklar kendi yalnızlıklarına çekildiğinde, baş başa kaldığımız tek şey aynadaki yüzümüz ve vicdanımızla yaptığımız o kaçınılmaz pazarlıktır.

Şimdi gel, durup samimiyetle soralım kendimize: Gün boyu sahnede oynadığımız o erdemli, o iyiliksever insan, odamızın kapısı kapandığında nereye kayboluyor? Yalnız kaldığımızda içimizdeki o karanlık yanla yüzleşmeye gerçekten cesaretimiz var mı, yoksa vicdanımızın o sızlatan sesini bastırmak için yine telefonun soğuk ekranına, kalabalıkların gürültüsüne mi sığınıyoruz?

Hiçbir gözün üzerinde olmadığı, hiçbir alkışın yükselmediği o zifiri sessizlikte... Kalabalıklara sunduğun o süslü vitrini bir kenara bıraktığında, geriye gerçekten "sen" diye bir şey kalıyor mu?

Sahi dostum, kapılar kapandığında ve o çetin nefis muhasebesi başladığında; sen gerçekten kimsin?

 Yazar Soner Atabek

soneratabek@bilgigazetesi.org