Kendi Kendine Geç Kalma
Kendi Kendine Geç Kalma
Hiç gece yarısı herkes uykudayken, göğsünün ortasındaki o ağır, tanıdık sızıyla uyandın mı? Hani kimseye anlatamadığın, adını koymaktan bile çekindiğin ama varlığıyla seni içten içe kemiren o derin huzursuzluk...
Kaç yaşına geldin ama hâlâ akşamları yastığa başını koyduğunda "Ben gerçekten yaşamak istediğim hayatı mı yaşıyorum, yoksa sırf başkaları kırılmasın diye bana biçilen o rolü mü oynuyorum?" sorusu boğazında düğümleniyor, değil mi?
Sana uzak bir mesafeden, süslü laflarla konuşmuyorum. Tam da o her gün bastırmak için binbir çaba harcadığın, kalabalıkların ortasında bile yutkunduğun içsel buhranından bahsediyorum.
İşte bu yüzden, gel seninle bir anlığına durup dertleşelim. Dinle beni: Yeniden doğmak istiyorsan, önce artık sana ait olmayan şeylerin ruhunda ölmesine izin vermen gerekir.
Farkındasın, değil mi? Artık seni beslemeyen, aksine her gün biraz daha eksilten o ilişkiyi sırf "ya tek başıma kalırsam" korkusuyla sürdürmeye çalışıyorsun. "Belki düzelir", "Bunca yılın emegi var" diyerek kendi gençliğinden, kendi huzurundan çalıyorsun. Oysa bir insanın seni hak etmediğini bildiğin halde orada kalmaya devam etmek, kendine yaptığın en büyük haksızlıktır.
Sadece ilişkiler de değil... Potansiyelini eriten, seni her geçen gün biraz daha söndüren o işe her sabah ayaklarını sürüyerek gidiyorsun. Kariyer dediğin şey, gençliğinin en güzel hayallerini gömdüğün sessiz bir mezarlığa dönüştü belki de. "Düzenim bozulmasın, ya daha kötüsü olursa?" korkusu, senin en güzel ihtimallerini yutuyor. Ve günün sonunda, en kalabalık odalarda bile o derin içsel yalnızlığa mahkûm ediyorsun kendini.
Çünkü gerçek değişim, konforlu ve güvenli odalarda gerçekleşmez. Değişim; yastığa dökülen sessiz gözyaşlarının, "ben artık böyle yaşamak istemiyorum" çığlığının arasından doğar. Bir tohum toprağın altında eski biçimini korumaya çalışsaydı, hiçbir zaman güneşe uzanan heybetli bir ağaca dönüşemezdi. O tohumun karanlıkta patlaması, kendi kabuğunu çatlatması gerekir. Sen de bugün o karanlık toprağın altındasın. İnsan bazen kim olduğunu kaybetmeyi göze almadan, kim olabileceğini öğrenemez.
Hayat bazen sırf sen kendi iradenle cesaret edemiyorsun diye, yürüdüğün o konforlu ama çürük yolu bozar. Biten bir sevda, kapanan bir kariyer kapısı ya da dost bildiklerinin birer birer gidişi bir felaket değildir. Kadim kelamda, Kur’an-ı Kerim’deki "Sizin hayır gördüğünüz şeyde şer, şer gördüğünüz şeyde hayır olabilir" (Bakara, 216) müjdesi tam da bu anlar içindir. Kader, arkandaki çürük köprüleri yakar ki; geri dönmeye yüzün kalmasın, artık bütün iradenle ileriye koşabilesin.
Peki, bu dikenli yoldan geçip o aradığın ruhsal huzura nasıl ulaşacaksın?
Önce canını yakan o ağır yükleri teslim edeceksin. Sufi geleneğinde İbnü'l-Arabî’nin "Ölmeden önce ölünüz" çağrısı; fiziki bir yok oluş değil, sana yük olan geçmişin pişmanlıklarını, "el-alem ne der" korkusunu ve miadı dolmuş sevgileri ruhunda helalleşerek serbest bırakmaktır. İbnü'l-Arabî’nin dediği gibi; evren her an yeniden yaratılır. Dünün kırgınlıklarına takılı kalan bir zihin, bugün kapısına gelen o yeni kısmeti ve dinginliği göremez.
Ardından ruhunu o kalabalıktan ve gürültüden arındıracaksın. Bilge Farabi’nin vurguladığı gibi; insan ancak zihnini uyuşturan sahte hevesleri, çıkarcı bağları ve kendisini değersiz hissettiren ortamları kesip attığında kendi öz hakikatine ulaşır. İçinde boş ve temiz bir alana yer açmadan, hayatın sana sunacağı yeni sürprizleri kucaklayamazsın.
Ve hepsinden önemlisi: Tutunmayı bırakacaksın. Gautama Buddha’nın "Acının kökeni tutunmaktır" tespiti, tam da senin bu halin içindir. Seni sevmeyen birine, seni tüketen bir kariyere ya da "keşke"lerle dolu geçmişine sıkı sıkıya sarıldıkça ellerin kanar. Bu yolda canını acıtan şey kaderin değil; geride kalması gereken şeyleri hırsla tutmaya çalışmandır. Bıraktığın an, ellerin de ruhun da hafifleyecek.
Şimdi dur ve kendine dürüstçe bir cevap ver: Geçmişin yüklerini, bitmiş sevdalarını ve başkalarının beklentilerini taşımaktan yorulmadın mı gerçekten?
İnsan her sabah uyandığında aslında aynı günün tekrarına uyanmaz; her sabah kendine yeni bir benlik, yeni bir kader seçer. Yıllardır sürüklediğin o kırgınlıkları ve korkuları yarın sabah da sırtına yüklenip yürümeye devam edebilirsin. Ya da hepsini bu gecede bırakıp, kendinle kucaklaşıp yola hafifleyerek çıkabilirsin.
Unutma; seni tüketen o eski hayatından vazgeçmediğin sürece, hep hayalini kurduğun o huzurlu insana asla dönüşemeyeceksin.
Şimdi bir karar ver: Eski seni koruyarak yavaş yavaş eksilmek mi, yoksa kendinden vazgeçmeyi göze alıp nihayet kendin olmak mı?
Çünkü kapı orada duruyor... Ve o kapıdan içeri sadece, cesaret edip yüklerini eşikte bırakanlar geçebilir.
Yazar Soner Atabek
soneratabek@bilgigazetesi.org