Son Dakika

KENDİ OLMA CESARETİ

KENDİ OLMA CESARETİ

İnsan, çoğu zaman kendisi olmaktan değil; kendisi kalmaktan yorulur. Başkalarına benzemek daha güvenli, daha onaylı, daha risksiz görülür. Uyum sağlamak, kabul görmek ve dışlanmamak için kendine göre fazlalık gördüğü kısımlarını yontar. Sesi fazla çıkıyorsa onu kısar, heyecanlıysa bastırır, bir farklılığı göze batıyorsa törpüler. Zamanla bu yontma hâli bir uyum mekanizması olmaktan çıkar; bir yaşam biçimine dönüşür. Ve insan, farkına varmadan kendini değil; başkalarının rahat edeceği hâlini inşa etmeye başlar. Belki de burada şunu unutmamak gerekir: Başkalarına uymak için kendini sürekli törpüleyen insan, bir süre sonra neye uyduğunu da neden yorulduğunu da hatırlayamaz.

Kendi olma cesareti, insanın canını yakan bir eşiktir. Çünkü bu cesaret, yalnızca dış dünyanın beklentilerine karşı: ‘’Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak.’’ diye haykırmayı değil; insanı çepeçevre saran korkularına, alışkanlıklarına ve kaçışlarına da karşı durmasını gerektirir. Kendi olmak; alkıştan, onaydan, beğenilme ihtiyacından vazgeçmeyi göze almaktır. Maskeyle yaşamak çoğu zaman daha kolaydır; insana görünürde bir emniyet alanı sağlar. Ama bu hayat, insanın içini genişletmez. Yormadan korur; korurken daraltır.

İnsan önce maske taktığını hisseder. Sonra bu maskenin bir adı olduğunu öğrenir. Psikolojide persona dediğimiz şey, insanın toplum içinde var olabilmek için geliştirdiği sentetik yüzdür. Gerekli ve işlevseldir de, fakat kalıcı hâle geldiğinde tehlikelidir. Çünkü bu maske, zamanla insanın asıl yüzünü unutturur. En tehlikeli yabancılaşma burada başlar: İnsan başkalarına değil; kendine yabancılaşır. Başkasına benzeyerek yaşanan bir hayat, içteki ihtimali susturur. Susturulan her ihtimal, insanın içinde sessiz bir kayba dönüşür.

Söyleyemediğim şarkılar var içimde

Ve hiç adım atamadığım yollar

Görmediğim şehirlerin yasını tutuyorum

Ve olmadığım kendimin hüznünü yutuyorum…

İnsanın içindeki bu suskun yas, tasavvufun asırlardır üzerinde durduğu temel meselelerden biridir. Tasavvuf, insanın bu durumunu yalnızca ahlâki problem olarak ele almaz; emanete ilişkili bir hakikat olarak görür. ‘’İnandığınız gibi yaşamazsanız; yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.’’ Çünkü insan, zihniyle tasdik ettiği bir hakikati davranışıyla inkâr etmeye başladığında, içeride sessiz bir çatlak oluşur. Psikolojide buna bilişsel çelişki denir: İnanılanla yaşanan arasındaki mesafenin insanda derin bir huzursuzluk üretmesi. Bu çatlak ilk anda fark edilmez. İnsan bu tenakuzu normalleştirmek için çeşitli kılıflar uydurur. Ama söylenenle yapılan, inanılanla yaşanan arasındaki mesafe büyüdükçe benliğin bütünlüğü zedelenir. Bu insanın içten içe parçalanmasıdır. Kalp uzun süre rol yapamaz; maske taşımaya dayanamaz. Ve insan en çok, dış dünyaya değil; kendine karşı dürüstlüğünü kaybettiğinde yorulur. İşte bu yüzden insan, kendi gibi yaşamaktan uzaklaştıkça; iç huzurunu değil; iç gürültüsünü büyütür.

Çünkü insana verilen her şey, akıl, meyil, istidat yalnızca bir imkân değil; aynı zamanda bir sorumluluktur. Tasavvufta bu, mevhibe kavramıyla ifade edilir. Mevhibe; çalışılarak elde edilen bir kazanım değil, doğrudan Allah tarafından ihsan edilen bir bağıştır. Kulun payına düşen şey, bu bağışı inkâr etmek ya da gizlemek değil; tanımak ve hakkını vermektir. Çünkü mevhibe, saklanmak için değil; yaşanmak için verilmiştir.

İşte bu yüzden insanın en can yakıcı kaybı, sahip olamadıkları değildir. En derin sızı, içinde taşıdığını bildiği hâlde, hiç cesaret edemediği, hiç yola çıkamadığı, hiç adım atamadığı ihtimallerdir. Nice insan bu dünyadan yorgun ayrılır; ama en yorgun gidenler ‘’beden dağındaki o gizli mücevheri’’ arayıp bulamamış olanlardır. Toprağa gömülen bir tohum belki güvendedir; ama gerekli ihtimam gösterilip; filize durup meyve vermezse çürüyüp gider. Mevhibe de böyledir. Bastırıldıkça insan içinde ağırlaşır, ihmal edildikçe içten içe çürür ve hiç geçmeyecek bir sızı bırakır geride.

Kendi olma cesareti, insanın kendini yüceltmesi, bencilleşmesi yahut kendi putunu inşa etmesi değildir. Aksine, kendine verileni mutlaklaştırmadan; ama inkâr da etmeden taşıyabilmesidir. Herkesle aynı olmaya çalışmak için rengini kaybetmek alçakgönüllülük değildir; emanetin üzerini örtmektir. Bir nevi küfran-ı nimettir. Çünkü insan kendini yok sayarak değil; haddini bilerek var olur. Kendi istidadını hiçe sayan insan, başkasının hayatını ödünç olarak yaşar. Bu hayat ise insanı büyütmez sadece oyalar.

Modern psikoloji, başka bir dilden aynı hakikatin tercümesini yapar. İnsan, potansiyelini bastırdığında içsel bir huzursuzluk doğar. Bu huzursuzluk çoğu zaman kaygı, yetersizlik hissi, değersizlik duygusu olarak ortaya çıkar. Kişi neden huzursuz olduğunun da adını koyamaz; çünkü sorun dış dünyada değil, içeride ötelenmiş bir çağrıdır. İçteki ses susturuldukça, dış dünyanın gürültüsü artar. İnsan başkalarının hayatını izleyerek, kendi hayatını kaçırır. Kendi hikâyesini rafa kaldırarak yaşamak insanın omuzlarında taşınmaz bir yük olur böylece. Ve neyi kaçırdığının farkında olmadan ‘’Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı… Hâlime ben bile hayret ederim.’’ diyerek o eksikliğin adını koymaya çalışır.

Tasavvuf yolunda ise insanın kendini inşa etmesi, benliği büyütmek değil; fıtrata sadık kalmaktır. Herkesin yolu, yükü ve kabiliyeti farklıdır. Mevhibe, insana başka hayatları ödünç olarak yaşamak için değil; kendisi olmak için verilmiştir. Bu yüzden hakiki cesaret, en yüksek sesle konuşmak değil; insanın kendi sesini kısmadan yaşayabilmesidir. En büyük isyan bazen bağırmak değil; kendi özüne sadık kalmaktır.

Kur’an peygamberleri tekdüze bir şekilde anlatmaz. Her birinin kendine özgü özellikleri vardır; farklı mevhibelerle donatılmışlardır. Hz. Yusuf’a rüya ilmi verilmiş, o bu yeteneği nefsine paye yapmak için değil; insanları kıtlıktan kurtarmak için kullanmıştır. Hz. Hızır’a ledün ilmi verilmiş; eşyanın iç yüzünü okuma sırrına ermiştir. O, gördüğünü herkesin anlayacağı bir dille anlatmamış, ama hakikatten de sapmamıştır.

Hz. Süleyman ise ‘’Bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra kimseye nasip olmasın’’ diye dua ederken bir güç hırsı içinde olmamış; içindeki yönetmeye dair potansiyelin genişliğini talep etmiştir. Ve bu mülk, onu büyütmemiş; secdeye daha çok yaklaştırmıştır. Çünkü mevhibe, insanı yücelten bir ayrıcalık değil; taşıyana sorumluluk yükleyen bir emanettir. Bu emanetle insan Firavun olmayı da tercih edebilir; Hz. Süleyman misali adaletli, ferasetli ve itaatkâr bir kul olmayı da. Peygamberlerin kendi oluşu, hepsinin farklı zaviyelerden insanlara örnek olması; kendilerine verilenlere sadakatleriyle mümkün olmuştur.

Belki de insanın bu dünyadaki imtihanı şudur:

Kendisine verilen emanetle ne yaptığı…

Kendisi olmayı mı seçtiği, yoksa başkalarına benzeyerek tükenip gitmeyi mi?...

Çünkü insan, kendi emanetini bulup onu sahiplendiğinde asıl yoluna kavuşur. Ne başkasının önünde eğilir, ne sesini kısar ne de rengini kaybeder. Ne de başka yollara sapmamış olmanın iç sıkıntısını yaşar. Yoluna, sonuna ve yolculuğuna güvenir; dengeye gelir. Kendi olma cesareti bu dengenin orta noktasıdır.

Çünkü insan, kendi olmadığı her anın bedelini; kaçırılmış bir hayatın ağırlığıyla öder. Ve insan bu ağır yükten arınmak için kendi olmalıdır ve özüne varmalıdır.

Dilerim ki insan, kendine verilen mevhibeyi bir yük değil; bir davet olarak görsün. Ve bu dünyadan geçerken yaşanmamış ihtimallerin yorgunluğuyla değil; kendine sadakatle  göçüp gitsin…

Edebiyatçı Yazar Sümeyye Öztaş

sumeyyeoztas@bilgigazetesi.org