LEYLEKLER VE KARTALLARIN SAVAŞI
LEYLEKLER VE KARTALLARIN SAVAŞI
Sevgili okuyucum,
Tarih sayfaları genellikle insanların yazdığı, kan ve barut kokan savaşlarla doludur. Ancak öyle bir an vardır ki doğa, insanın kibrine ve güce olan sığ inancına gökyüzünden muazzam bir ders indirir. 1934 yılının kavurucu yazında, Aydın ve Menderes Havzası sakinlerinin günlerce başını gökyüzüne dikerek izlediği o destansı olaydan bahsediyorum: Leylekler ve kartalların meşhur savaşı. Bu anlatılan bir masal ya da efsane değil; dönemin gazetelerine manşet olmuş, köylülerin yaralı kuşları kurtarmak için adeta birer sıhhiye gibi cephe gerisine koştuğu tarihi bir hakikattir. Ve en önemlisi, bugün bile dönüp bakmamız gereken derin bir felsefi aynadır.
Göklerin bu büyük savaşında taraflar netti. Bir yanda kartallar vardı; tekil gücün, acımasızlığın, tepeden bakan otoritenin ve yırtıcılığın simgeleri. Keskin pençeleri ve mağrur duruşlarıyla gökyüzünün tartışmasız hakimi olduklarını düşünüyorlardı. Karşılarında ise leylekler duruyordu; baharın, yuvanın, sadakatin, zarafetin ve kendi halindeliğin sembolleri. Kartallar, leyleklerin yuvalarına saldırdığında ve o narin yaşam alanlarını talan etmeye kalktığında, doğanın en büyük kırılmalarından biri yaşandı. Kartal, kendi fiziksel üstünlüğüne ve ham gücüne güveniyordu. Ancak hesaba katmadığı bir şey vardı: Birlikte hareket edebilmenin gücü. O günlerde Aydın semalarında görülen şey tam bir teşkilatlanma mucizesiydi. Leylekler, kilometrelerce öteden birbirlerine haber ulaştırarak, dalgalar halinde cepheye aktılar. Tek bir leylek bir kartal karşısında çaresiz kalabilirdi; fakat kenetlenmiş, organize olmuş yüzlerce leylek, o acımasız pençeleri gökyüzünde parça parça etti. Günün sonunda ham güç, örgütlü bir haklılığın ve yuva savunmasının karşısında tutunamadı; kartallar geri çekilmek zorunda kaldı.
İşte tam bu noktada, 1934’ün gökyüzünden bugünün modern dünyasına, sosyal yaşamına ve insan ilişkilerine baktığımızda manzaranın hiç değişmediğini görüyoruz. Bugün de hayatın her alanında birer "kartal" gibi davrananlar var. Gücü elinde bulundurduğu için her şeye hakkı olduğunu sananlar, baskın karakterleriyle başkalarının sınırlarını ihlal edenler, yalnız ve zayıf gördüklerini pençeleriyle ezebileceğini düşünenler... Buna karşılık kendi dünyasında üretmeye, yuvasını korumaya ve sessizce var olmaya çalışan "leylek ruhlu" insanlar var. Bazen hayatın getirdiği o sert rüzgarlarda, haksızlıklarda ya da duvar gibi soğuk ve mesafeli ilişkilerin karşısında kendimizi yalnız, çaresiz ve savunmasız hissedebiliriz. O hoyrat saldırılara karşı tek başımıza duramayacağımızı düşünebiliriz. Ancak Aydın semalarından yükselen o neredeyse asırlık kanat sesleri bize tam olarak şunu fısıldıyor: Yalnız kalan bir haklı, asla sonsuza kadar yalnız kalmaz. Haklılık, sessiz ama derinden gelen muazzam bir bağ kurar insanlar arasında ve o bağ bir kez kurulduğunda, hiçbir hoyrat güç o duvarı yıkamaz.
Zaten o günlerde Aydın halkını sapanlarla kartalları kaçırmaya, aşağı düşen leyleklerin yaralarını sarmaya iten duygu da bu görünmez bağın bir parçasıydı. Onlar orada sadece kuşlara yardım etmiyorlardı; adaletin, yuva korumanın ve haklı olanın safında yer alıyorlardı. Bugün bizlerin de hayatta ve bu tarihi olaydan çıkarması gereken nihai ders tam olarak budur. Dünyayı ve hayatı yöneten, her zaman pençelerin keskinliği ya da gücü elinde tutanların mutlak otoritesi değildir. Dünyayı gerçekten ayakta tutan şey, hayatın tüm zorluklarına karşı tıpkı o leylekler ve onlara kucak açan Aydın halkı gibi kanat kanada verebilmenin, haksızlığa karşı bir arada durabilmenin asaletidir. En koyu karanlıkta ve en sert saldırıda bile unutmamalıyız ki haklı olanların kalben birlikteliği, her zaman en keskin pençeden daha güçlüdür.
Esen kalın, sağlıcakla kalın. Bir sonraki köşe yazımda görüşmek dileğiyle.
Yazar: Amine Demir