Son Dakika

Mahremiyetin Sessiz Çığlığı

Mahremiyetin Sessiz Çığlığı

Değerli Okurlar,

Hızla dijitalleşen ve her şeyin bir "içerik" haline geldiği günümüzde, aslında en kıymetli hazinemizi; yani mahremiyetimizi farkında olmadan vitrine mi çıkarıyoruz? Modern dünyanın "özgürlük" adı altında sunduğu sınırsız görünürlük, acaba ruhumuzun en temel ihtiyacı olan o sessiz sığınağı elimizden mi alıyor? Bugün gelin, ekranların gürültüsünden biraz uzaklaşıp zarafetin ve edebin o ince sınırlarında birlikte düşünelim.

Elbette her insanın kendi hür iradesi vardır; kim neyi nasıl yaşar, kimi sever, nasıl bir ilişki kurar, neyi izler, neyi tercih eder… Bunların her biri bireyin kendi alanıdır ve bu alan dokunulmazdır. Ancak özgürlük dediğimiz kavram da tam olarak burada anlam kazanır. Çoğu zaman unuttuğumuz çok önemli bir gerçek var: Özgürlük yalnızca yapmak istediklerimizle değil, yapmamamız gerekenlerle de ilgilidir. Çünkü özgürlüğün sınırı, başkasının sınırına dayandığı yerde başlar.

Bugün tüm dijital platformlarda; gerek gerçek partnerler gerek diziler ve filmler aracılığıyla, neredeyse her çiftin yatak odasına, en özel alanına, mahremiyetinin tam ortasına konuk oluyoruz. Eskiden yalnızca iki kişiye ait olan, kapısı kapatıldığında dış dünyayla tüm bağını kesen o alan; artık kameraların, senaryoların, algoritmaların ve meraklı bakışların gölgesi altında. Özel olan, sessizce korunması gereken ne varsa, görünür kılınıyor. Üstelik çoğu zaman bunun adı “özgürlük” oluyor.

Şunu net bir şekilde söylemek gerekir: Başkasının en özel alanını görmeye de hakkımız yoktur. Merak etmek, izlemek, tanık olmak zorunda değiliz. Her şeyin erişilebilir olması, her şeye bakma hakkımız olduğu anlamına gelmez. Dijital dünya bize sınırsız bir vitrin sunuyor olabilir ama bu, edebin de ortadan kalktığı anlamına gelmemeli. Çünkü mahremiyet, paylaşılmadığında değil; hoyratça sergilendiğinde zarar görür.

“İlle edep, ille edep” diyen yaşlı teyzelerimize ve amcalarımıza biraz yukarıdan baktık belki. Onları çağın gerisinde, fazla tutucu, fazla mesafeli bulduk. Ama bugün geldiğimiz noktada, istemeden de olsa onlara benzemeye başladık. Çünkü fazlasıyla açıldık, fazlasıyla gösterdik, fazlasıyla tükettik. Her şeyin göz önünde olduğu bir dünyada, insan ister istemez geri çekilmek istiyor. Bir kapıyı kapatmanın, bir perdeyi örtmenin, bir anı yalnızca kendine saklamanın kıymetini yeniden hatırlıyor.

Edep dediğimiz şey yasaklar bütünü değildir. Kimseye nasıl yaşayacağını dikte etmek de değildir. Edep; sınır bilmektir. Bakmaman gereken yere bakmamaktır. Duymaman gerekeni duymaya çalışmamaktır. Her bilginin, her görüntünün, her ilişkinin senin tüketimine açık olmadığını idrak edebilmektir. Asıl incelik de burada başlar.

Diziler, filmler, sosyal medya ve dijital içerikler yalnızca zamanımızı değil, algımızı da şekillendiriyor. Aşkın nasıl yaşanması gerektiğini, yakınlığın nasıl kurulacağını, hatta mahremiyetin nasıl “normalleştirileceğini” bize gösteriyor. Ve biz fark etmeden kendi ilişkilerimizi, kendi duygularımızı başkalarının yazdığı sahnelerle kıyaslar hale geliyoruz. Oysa mahremiyet kıyas kabul etmez. Taklit edilemez. İki insan arasında kurulan bağ, yalnızca onlara aittir ve başka hiçbir göz için tasarlanmamıştır.

Belki de bugün yaşadığımız huzursuzluğun nedeni tam olarak budur. Her şeyin ortada olması, her şeyin konuşulması, her şeyin paylaşılması… Gizemin, sessizliğin ve özelin kaybı. İnsan ruhu ise biraz gizem ister. Biraz saklı kalmayı. Herkesin bilmediği, herkesin görmediği bir alan ister.

Bu yüzden “ille edep” demek, geri gitmek değildir. Aksine, insan kalabilmenin son sığınağıdır. Dijital dünyanın gürültüsü içinde, mahremiyetin hâlâ korunmaya değer bir değer olduğunu hatırlamaktır. Çünkü her şeyin görülebildiği bir çağda, görünmeyeni koruyabilmek gerçek zarafettir.

Şimdi ekranı bir anlığına kapatıp kendimize şu soruyu sorma vakti: Hayatımızın ne kadarı gerçekten bize ait, ne kadarı başkalarının seyri için sahnede? Belki de en mutlu olduğumuz anlar, kimsenin bilmediği, hiçbir kameranın kaydetmediği ve sadece kalbimizde mühürlü kalan o saklı anlardır. Unutmayalım ki; bir çiçeğin kökleri toprak altında, yani gizli olduğu için çiçek hayattadır. Köklerimizi aşırı gün ışığına maruz bırakıp kurutuyor olabilir miyiz?

Zarafetimizi koruyabileceğimiz güzel yarınlar diliyorum.

Sevgiyle kalın... Yazar: Evin Kalçık