Son Dakika

ODAK HIRSIZLIĞI: Cevabı Verilmiş Bir Soruyu Bile Yanıtlayamamak

ODAK HIRSIZLIĞI: Cevabı Verilmiş Bir Soruyu Bile Yanıtlayamamak

Sevgili okuyucum,

Geçenlerde Instagram’da dolaşırken karşıma çıkan bir video beni derin düşüncelere sevk etti. Teksaslı bir öğretmen, gözyaşları içinde mesleki çaresizliğini anlatıyordu. Dersine girdiği 16-18 yaş aralığındaki gençlerden, yani yetişkinliğin eşiğindeki lise öğrencilerinden bahsediyordu. Derste öğrencilerle birlikte notlar tuttuklarını, hatta sınavda soracağı sorunun cevabını hemen öncesinde bizzat kendisinin verdiğini söylüyordu. Fakat soru kağıdı çocukların önüne geldiğinde, o cevabı oraya aktaramıyor; kısacık bir paragrafı bile sonuna kadar okuyamıyorlardı.

Bu tabloyu sadece basit bir "ders çalışmama" ya da "tembellik" meselesi olarak okumak büyük bir haksızlık olur. Karşı karşıya olduğumuz durum, çocukların öğrenmek istememesi değil; hepimizin ve en çok da gelişmekte olan zihinlerin dikkat becerisinin sistematik olarak çalınmasıdır. Bildirimlerle bölünen odak, parmağımızın ucunda bitmek bilmeyen o sonsuz kaydırma döngüsü, zihnimizin en temel kası olan "odaklanmayı" her geçen gün biraz daha eritiyor.

Peki bu krizin bir çözümü var mı?

Tam bu noktada çoğumuz aynı tuzağa düşüp teorik ve steril reçeteler sunuyoruz: "Ekran süresini kısıtlayın, telefonları bırakın."

İyi de nasıl? Eğitimden sağlığa, iş hayatından en basit iletişime kadar 7’den 70’e teknolojiye bu kadar bağımlı hale gelmişken bunu ne kadar sürdürülebilir kılabiliriz?

Geçenlerde izlediğim bir Asya yapımında çok güzel bir detay vardı. Eve gelen ebeveynler, işten döndükleri an telefonlarını vestiyerdeki bir kutuya koyuyor ve ertesi sabah işe gidene kadar o kutuyu açmıyorlardı. Kulağa adeta zihinsel bir sığınak gibi geliyor, değil mi?

Peki, gerçek hayatta kaçımız bunu uygulayabiliriz? Akşam eve döndüğümüzde o telefonu bir kutuya kilitlemek harika bir fikir olsa da modern iş hayatının gerçeklerine tosluyor. Gece gelen acil bir e-posta, her an ulaşılabilir olma beklentisi ve işimizin getirdiği sorumluluklar, bu tatlı ritüeli birçoğumuz için imkânsız bir hayale dönüştürüyor.

Yani sorun sadece bizim iradesizliğimiz değil. Sistem, bizi 24 saat kesintisiz bir erişilebilirlik ağına mahkûm ediyor.

Eğer telefonları kutulara kilitleyecek kadar özgür olamıyorsak bile, belki de ilk adım bu kuşatmanın farkına varmaktır. Zihnimizin ve dikkatimizin nasıl bir baskı altında olduğunu bilmek, masadaki o masum görünen bildirim ışığının bizden ne götürdüğünü fark etmek bile kıymetli bir adım.

Esen kalın, sağlıcakla kalın. Bir sonraki köşe yazımda görüşmek dileğiyle...

Yazar: Amine Demir