Son Dakika

SABRETME Kİ GEÇSİN!!!

SABRETME Kİ GEÇSİN!!!

Sevgili okuyucum,

Çocukluğumuzdan beri kulağımıza fısıldanan, çaresiz kaldığımız her an sığındığımız bir masal var: "Sabreden derviş muradına ermiş", "Her gecenin bir sabahı var", "Sabret ki geçsin..." Toplum olarak pasifçe beklemeyi, sessizce katlanmayı ve edilgen kalmayı en büyük erdem sayacak şekilde eğitildik. Fırtınanın ortasında kalıp gözlerimizi kapattığımızda, o fırtınanın kendiliğinden dineceğine ve çektiğimiz her acının günün sonunda bize bir mükafat olarak döneceğine inandırıldık.

Peki, gelin bugün o pembe perdeyi aralayıp kendimizle dürüstçe yüzleşelim: Sahiden her gece sabaha çıkıyor mu? Yoksa biz gelmeyecek bir sabahın, hiç doğmayacak bir güneşin hayaliyle kendi hayatımızı karanlığa mı gömüyoruz?

Acı gerçek şu ki; her karanlık aydınlığa çıkmaz. Müdahale etmediğin, sınır çizmediğin ve "dur" demediğin sürece sabrettikçe geçen hiçbir şey yok. Geçen tek şey, bir daha asla geri gelmeyecek olan gençliğin, zihinsel sağlığın ve kendi ömründür.

Bu durumun en trajik sahnesi ise nerede yaşanır, bilir misiniz? Dış dünyada herkesle arasına aşılmaz mesafeler koyan; patronuna, arkadaşına, eşine dostuna tıkır tıkır sınır çizen insan, sıra kan bağına geldiğinde bütün cephanesini kaybeder. Dışarıya karşı inşa ettiğimiz o sarsılmaz, çelikten duvarlar, aile söz konusu olduğunda kartondan birer makete dönüşür.

En ağır ruhsal ihlaller, en derin manipülasyonlar, duygu istismarları ve "Biz senin aileniz, senin kötülüğünü ister miyiz?" maskesinin arkasına saklanan acımasız baskılar hep aynı çatının altında gerçekleşir. Birey, sırf kan bağı yüzünden, sırf "Ailendir, alttan alacaksın" baskısıyla sürekli yutar. Yuttukça sindiremez, sindiremedikçe kendi içinde sessizce çürür.

İşte tam bu noktada, toplumun yüzleşmekten en çok korktuğu o tabu soru çıkar karşımıza: Çocuklar mı ebeveynlerini koşulsuz sever, yoksa anne babalar mı çocuklarını şartlı sever?

Bizim kültürümüzde kutsallık; tartışmasız ve sorgulanamaz bir biçimde her zaman anne babalığa atfedilir. Oysa denklem tamamen terstir. Bir çocuk ne kadar ihmal edilirse edilsin, ne kadar duygusal şiddete uğrarsa uğrasın, babasının tek bir onaylayan bakışına, annesinin tek bir sıcak kucağına ömrünü heba edecek kadar koşulsuz, şartsız bir sevgiyle doğar. Çocuk, ebeveynini her haliyle kabul etmeye hazırdır.

Anne babaların sevgisi ise çoğu zaman ağır şartlara bağlıdır: Kendi yaşayamadıkları hayatların faturasını çocuğa kesmek, "El ne der?" kaygısını çocuğun mutluluğunun önüne koymak, kendi doğrularını dikte etmek ve çocuğu bir birey değil, kendi uzantıları olarak görmek... Çocuğun bir yetişkin olup kendi sınırını çizmeye kalkıştığı, "Benim hayatım, benim kararlarım" dediği ilk an "nankör", "asi" ya da "hayırsız" ilan edilmesi tam da bu yüzdendir. Şartlı sevgi, kendi kalıbına girmeyen çocuğu ilk fırsatta sistemin dışına iter.

"Annemdir, babamdır, kanımdır" diyerek gösterilen o pasif sabır yüce bir erdem değil, insanın kendi elleriyle imza attığı aşamalı bir öz kıyımdır. Aile içi ihlallere, suçluluk hissettirmelere her göz yumuşunda; o baba ocağının, o aile salonunun ortasında kendi kişiliğinden, öz saygından bir parçayı bırakırsın. Bir gün dönüp arkana baktığında ne o gece sabaha çıkmıştır ne de derviş muradına ermiştir. Geride kalan tek şey; başkalarının hayatını yaşarken kendi hikayesinde figüran kalmış, sabır yalanıyla kendini uyuşturmuş yaralı bir yetişkindir.

Kendinizi kandırmayı bırakın. Karanlık, siz o odada ışığı yakacak cesareti göstermedikçe kendiliğinden dağılmaz. Bir şeylerin değişmesi ve geçmesi için bir köşede kurban rolünde beklemek değil; silkelenmek, gerçeklerle yüzleşmek ve gerekirse kan bağının arkasına sığınıp seni tüketen o ilişkilere en net, en sarsılmaz sınırı çekmek gerekir.

Bazen en büyük iyileşme ve özgürlük; hesapsızca sabretmekte değil, durumu olduğu gibi kabul edip o mesafeyi koyabilmektedir. Kendinize yaptığınız bu örtülü kötülüğe bugün bir son verin.

Esen kalın, sağlıcakla kalın. Bir sonraki köşe yazısında görüşmek dileğiyle.

Yazar Amine Demir