Son Dakika

SILO'DAN DERİNKUYU'YA: İNSANLIK BİR NÜKLEER KIYAMETTEN Mİ SAKLANDI?

SILO'DAN DERİNKUYU'YA: İNSANLIK BİR NÜKLEER KIYAMETTEN Mİ SAKLANDI?

Hugh Howey'in distopik dünyasından Kapadokya'nın yeraltı şehirlerine, Zecharia Sitchin'in kadim nükleer savaş iddialarından insanlığın unutulmuş geçmişine uzanan bir yolculuk.

Yazan: Bike S. Demirkız

Ya insanlık bir kez değil, defalarca yok oluşun eşiğine geldiyse?

Ya bugün geleceğin korkunç bir ihtimali olarak gördüğümüz nükleer felaket, binlerce yıl önce yaşanmış ve hafızamızdan silinmiş bir geçmişin parçasıysa?

Peki ya Nevşehir'in altında uzanan Derinkuyu Yeraltı Şehri, yalnızca düşman askerlerinden saklanmak için değil, bir zamanlar yeryüzünü yaşanmaz hâle getiren çok daha büyük bir felaketten korunmak amacıyla inşa edilmişse?

Bu sorular, ilk bakışta bilimkurguya ait görünebilir. Ancak Apple TV'nin Silo dizisini izlerken zihnimde beliren görüntü ne geleceğe ne de Amerika'ya aitti. Kapadokya'nın karanlık tünelleri, katlar boyunca uzanan havalandırma bacaları ve gerektiğinde dış dünyayla bağlantısını kesebilen devasa taş kapılarıydı.

Silo ile Derinkuyu arasında doğrudan tarihsel bir bağlantı kurmak mümkün değil. Buna karşılık iki yapının ortak bir hayatta kalma düşüncesini temsil ettiği açık: Yeryüzü tehlikeli hâle geldiğinde insanlığın sığınağı, yerin altı olabilir.

Bu benzerlik, beni Zecharia Sitchin'in kadim nükleer savaş iddialarını yeniden düşünmeye yöneltti.

SILO: Geleceğin yeraltı uygarlığı

Silo

2023– • Bilimkurgu, distopya, gizem

Graham Yost'un televizyona uyarladığı, Rebecca Ferguson'ın Juliette Nichols karakterini canlandırdığı yapımın üçüncü sezonu 3 Temmuz 2026'da başladı. Bu sezon, yeraltı toplumunun yüzyıllar öncesine uzanan kökenlerini de araştırıyor.  

Dizinin temelinde Amerikalı yazar Hugh Howey'in dünya çapında tanınan roman üçlemesi bulunuyor:

  • Wool (2011)
  • Shift (2013)
  • Dust (2013)

Howey'in ilk olarak bağımsız yayımladığı Wool, okurların ilgisiyle genişleyerek bir roman dizisine dönüştü. Yazar, eserinde yalnızca kıyamet sonrası bir dünya yaratmadı; insanın bilgiye ulaşma hakkını, otoritenin gerçekleri nasıl denetlediğini ve korkunun toplumları nasıl yönettiğini de sorguladı.

Silo evreninde yaklaşık on bin insan, dış dünyanın ölümcül olduğuna inandıkları için devasa bir yeraltı yapısında yaşamaktadır. Toplumun kendine ait kuralları, görevleri, katmanları ve dışarı çıkmayı neredeyse ölümle eşdeğer gören bir düzeni vardır.

Asıl tehlike yalnızca dışarıdaki zehirli hava değildir. İnsanların geçmişlerini bilmemeleri, belki de o havadan daha tehlikelidir.  Çünkü bir toplumun hafızasını elinden aldığınızda, ona dünyanın her zaman böyle olduğunu söyleyebilirsiniz.

Derinkuyu: Anadolu'nun gerçek silosu

Nevşehir'in yaklaşık otuz kilometre güneyinde bulunan Derinkuyu, insanlığın en etkileyici yeraltı yerleşimlerinden biridir.

Volkanik tüf tabakalarının oyulmasıyla oluşturulan kompleks yaklaşık 85 metre derinliğe ulaşır. Bugün ziyaret edilebilen sekiz katında yaşam alanları, ahırlar, depolar, yemekhaneler, kilise, eğitim alanları, su kuyuları ve havalandırma sistemleri bulunmaktadır. Bazı su kaynaklarının yeryüzüyle doğrudan bağlantısının bulunmaması, kuşatma sırasında suyun zehirlenmesini önleyen bir güvenlik önlemi olarak yorumlanır.

Bu ayrıntı üzerinde durmak gerekiyor.

Derinkuyu yalnızca insanların bir saldırı sırasında birkaç saat saklanabileceği bir mağara değildir. Kalabalık toplulukların belirli bir süre dış dünyadan ayrılarak yaşayabilmesine olanak veren, planlanmış bir yeraltı düzenidir.

Üstelik geçitlerin bazıları, içeriden hareket ettirilebilen büyük yuvarlak taşlarla kapatılabiliyordu.

Dışarıdaki tehlikeyi içeridekilerden uzak tutmak, suyu korumak, gıdayı depolamak ve hava dolaşımını sağlamak…

Bunlar modern bir sığınağın da temel gereksinimleri değil midir?

Elbette Derinkuyu'nun kapıları ve havalandırma sistemi, modern anlamda radyasyondan ya da radyoaktif serpintiden korunmaya uygun olarak tasarlandığını kanıtlamaz. Özellikle filtrelenmemiş hava bacaları böyle bir yorumun önünde önemli bir teknik sorudur.

Yine de burada dikkat çekici olan, farklı çağların aynı hayatta kalma sorununa benzer mimari cevaplar üretmiş olmasıdır.

Derinkuyu'yu kimler, ne zaman inşa etti?

Derinkuyu'nun ilk inşa tarihi kesin olarak bilinmiyor.

Bölgenin geçmişi çok eskiye uzansa da yeraltı kompleksinin bütün bölümlerini aynı döneme tarihlendirmek mümkün değil. Hititler ve Frigler gibi erken topluluklarla bağlantı kuran görüşler bulunmakla birlikte, bunların hiçbiri kesin biçimde kanıtlanmış değildir.

Daha sağlam tarihsel veriler, yapının Roma ve özellikle Bizans dönemlerinde genişletilerek kullanıldığını gösteriyor. İlk Hristiyan topluluklar, Roma baskıları ve daha sonraki Arap akınları sırasında Kapadokya'nın yeraltı yerleşimlerinden korunma amacıyla yararlandılar. Kiliseler, haç işaretleri ve diğer tarihsel buluntular bu kullanım evrelerini destekliyor.

1963 yılında bir evin duvarının ardındaki geçidin ortaya çıkarılmasıyla kompleksin daha geniş bölümleri yeniden gündeme geldi. Derinkuyu, 1967'de ziyarete açıldı.

Ancak burada önemli bir ayrım var: Bir yeraltı şehrinin hangi tarihlerde kullanıldığını bilmek, ilk oyuklarının tam olarak ne zaman ve ne amaçla açıldığını bildiğimiz anlamına gelmez.

Derinkuyu'nun tarihsel gelişimi büyük olasılıkla tek bir inşa döneminin değil, yüzyıllar boyunca birbirini izleyen toplulukların eseridir.

Peki, bu yeraltı yaşamı fikrinin ilk ortaya çıkışını hazırlayan korku neydi?

Bilinen tarihsel açıklama; savaş, baskın, zulüm ve kuşatmalardır.

Fakat alternatif tarih yazarları çok daha eski bir felaket ihtimalini gündeme getirir.

Sitchin'in iddiası: MÖ 2024'te bir nükleer savaş mı yaşandı?

The Earth Chronicles (Dünya Tarihçesi) kitap serisinin yazarı Zecharia Sitchin, Mezopotamya mitlerini dünya dışı varlıkların ve ileri teknolojilerin tarihsel kayıtları olarak yorumlamasıyla tanınır. En tartışmalı iddialarından biri, antik Yakın Doğu'da nükleer silahların kullanıldığıdır.

Sitchin, The Wars of Gods and Men (Tanrıların ve İnsanların Savaşları) adlı eserinde, Sümer ve Akad geleneğine ait felaket anlatılarını olağanüstü bir biçimde yorumlar.

Ona göre Anunnakiler arasında yaşanan bir çatışmada, Sina Yarımadası'ndaki bazı hedefleri yok etmek amacıyla korkunç silahlar kullanılmıştı. Sitchin, bu silahların nükleer olduğunu ve felaketin MÖ 2024 yılında gerçekleştiğini ileri sürüyordu.

Bu yorumda özellikle Sümer ağıtlarında geçen ölümcül rüzgâr önemlidir.

Sitchin'in okumasına göre bu rüzgâr sıradan bir fırtına değildi. İnsanları öldüren, bitkileri kurutan ve suları zehirleyen bir buluttu. Ona göre anlatılanlar, radyoaktif serpintinin etkilerini hatırlatıyordu.

Bu iddiayı, salt tarihsel bir gerçek olarak değil, sınanması gereken bir düşünce deneyi olarak ele alırsak ilginç bir soru ortaya çıkıyor:

Böyle bir felaket gerçekten yaşansaydı, hayatta kalan insanlar nereye sığınırdı?

Yüksek dağlara mı? Uzak adalara mı? Yoksa toprağın onlarca metre altına mı?

Bu düşünce deneyinde Derinkuyu, birdenbire çok farklı bir anlam kazanıyor.

Erich von Däniken ve antik çağların korkunç silahları

Chariots of the Gods? (Tanrıların Arabaları) adlı eseriyle tanınan von Däniken, kadim uygarlıkların tanrılar ve göksel araçlarla ilgili anlatılarını gelişmiş teknoloji ve dünya dışı ziyaretçiler çerçevesinde yorumlamıştır.

Von Däniken'in dikkat çektiği anlatılardan biri Hint destanı Mahabharata'daki yıkıcı silahlardır.

Destanda olağanüstü ateşler, göksel silahlar ve büyük yıkımlar anlatılır. Alternatif tarih yazarları bu betimlemeleri modern nükleer patlamalara benzetmiştir.

David Hatcher Childress gibi başka alternatif tarih yazarları da Mohenjo-Daro ve benzeri antik yerleşimlerde olağanüstü yıkımlar yaşandığını ileri sürmüştür.

Bu metinlerin ortak bir yönü dikkat çekiyor: İnsanlık, binlerce yıldır gökten gelen ateşleri, dünyayı karartan felaketleri ve büyük yok oluşları anlatıyor.

Bunların bir bölümü mitolojik simgeler, bir bölümü savaşların edebî tasvirleri, bir bölümü de doğal afetlerin kuşaktan kuşağa aktarılan hatıraları olabilir.

Peki, henüz açıklayamadığımız bir felaketin izleri de aralarında bulunabilir mi?

Derinkuyu bir felaket sığınağı olarak tasarlanmış olabilir mi?

Benim üzerinde durmak istediğim tez tam da burada başlıyor.

Derinkuyu'nun bilinen tarihsel işlevlerini inkâr etmiyorum. İnsanların savaşlardan, baskınlardan ve dinî zulümden korunmak amacıyla bu yeraltı mekânlarını kullandığına ilişkin güçlü kanıtlar var.

Ancak bir yapının sonraki kullanım amacı, onun en eski biçiminin neden ortaya çıktığını her zaman açıklamayabilir.

Şöyle bir olasılık düşünelim:

Çok eski bir çağda, Anadolu'yu veya çevresindeki geniş coğrafyayı etkileyen büyük bir felaket yaşandı. Bu bir savaş, volkanik olay, göktaşı çarpması veya Sitchin'in iddia ettiği türden teknolojik bir yıkım olsun.

Hayatta kalan topluluklar, yeryüzündeki tehlikelerden korunmak amacıyla yeraltında yaşam alanları oluşturmaya başladılar.

Kuşaklar geçtikçe ilk felaketin bilgisi kayboldu. Başlangıçta sığınak olan mekânlar, daha sonra yeni tehditler karşısında genişletildi. Yeni odalar, ibadet alanları, depolar ve geçitler eklendi.

Böylece ilk kuruluş gerekçesi unutulurken, yapı yaşamaya devam etti.

Hugh Howey, Derinkuyu'dan esinlenmiş olabilir mi?

Bu noktada merak ettiğim bir başka soru var.

Acaba Hugh Howey, Silo romanlarını yazarken Kapadokya'nın yeraltı şehirlerini biliyor muydu?

Buna ilişkin doğrulanmış bir açıklamasına rastlamadım. Hatta yazarın kendi anlatımı, eserinin ortaya çıkışına ilişkin başka ipuçları veriyor.

1975 doğumlu Howey, yazarlık kariyerinden önce denizcilikle uğraşmış, yat kaptanlığı yapmış ve kitapçılık sektöründe çalışmıştır. İlk romanını 2009'da tamamlamış, Wool ile uluslararası başarıya ulaşmıştır.

Howey, bir söyleşisinde Wool fikrinin, kesintisiz haber akışının insanların dış dünyayı algılama biçimini nasıl etkilediğini düşünmesiyle geliştiğini anlatır. Başka bir söyleşisinde ise çocukluğunda çevresinde bulunan tahıl silolarından ve Fallout oyunlarıyla olan aşinalığından söz eder.

Dolayısıyla Howey'in doğrudan Derinkuyu'dan veya Sitchin'den etkilendiğini iddia etmek doğru olmaz.

Buna rağmen edebiyatta ilginç bir durum vardır: Bir yazar, geçmişteki bir yapıyı hiç görmeden de aynı temel korkudan hareketle benzer bir dünya tasarlayabilir.

Howey geleceğin insanlarını toprağın altına yerleştirdi.

Kapadokya'nın eski sakinleri ise geçmişte gerçekten toprağın altında yaşadı.

Biri kurmaca, diğeri tarih.

Ama ikisinin de merkezinde aynı soru bulunuyor:

Dışarıdaki dünya güvenli değilse, insanlık nasıl hayatta kalır?

Asıl gizem: İnsanlık neyi unuttu?

Silo dizisinin en etkileyici tarafı, benim için devasa merdivenleri veya yeraltı mühendisliği değil.

İnsanların geçmişlerini bilmeden yaşamaları.

Bir toplum düşünün: Dışarı çıkmanın ölüm getirdiğine inanıyor ama bunun nedenini tam olarak bilmiyor. Kendisine aktarılan kuralları uyguluyor, atalarının korkularını devralıyor ve bazen sorgulamanın kendisini suç sayıyor.

Şimdi aynı soruyu kadim toplumlara yöneltelim.

Bir felaketin ardından yeraltına sığınmış insanlar, yüzlerce yıl sonra neden orada yaşamaya başladıklarını hatırlayabilir miydi?

Belki hatırlar ya da felaketin öyküsü bir efsaneye dönüşürdü. Belki de korkunun kendisi korunurken nedeni unutulurdu.

Son söz: Geleceğin distopyası, geçmişin hatırası olabilir mi?

Silo ile Derinkuyu'yu yan yana koyduğumda aklımdan çıkaramadığım bir düşünce var:

Belki de insanlığın en eski mimari fikirlerinden biri, tehlikeli bir dünyadan kaçarak başka bir dünya yaratmaktır. Birinde beton duvarlar, çelik kapılar ve kameralar var. Diğerinde oyulmuş tüf kayaları, taş kapılar ve havalandırma kuyuları.

Aralarında binlerce yıl bulunuyor ama korku aynı, hayatta kalma arzusu da.

Ve belki de insanlığın en eski sorusu da halen aynı:

Yeryüzü artık yaşanacak bir yer olmaktan çıkarsa nereye gideceğiz?

Hugh Howey geleceğe bakarak bu soruyu sordu.

Derinkuyu'nun eski sakinleri ise bir zamanlar kendi koşulları içinde bu soruya cevap verdi.

Ben ise başka bir soru sormak istiyorum:

Ya bugün kıyamet sonrası bir gelecek olarak hayal ettiğimiz yeraltı yaşamı, insanlığın çok eski bir hayatta kalma deneyiminin yankısıysa?

Bunun cevabını henüz bilmiyoruz.

Ve belki de Derinkuyu'nun en büyük sırrı, yerin ne kadar derinine indiği değil, geçmişin ne kadar derinine uzandığıdır.

Kaynakça ve ileri okumalar

 

  1. Hugh Howey, Wool (2011), Shift (2013), Dust (2013). Silo üçlemesi.
  2. Hugh Howey, Yazarın resmî biyografisi; Lightspeed Magazine söyleşisi.
  3. Apple TV Press, Silo üçüncü sezon basın duyurusu, 2 Haziran 2026.
  4. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Derinkuyu Yeraltı Şehri.
  5. UNESCO Dünya Miras Merkezi, Göreme Millî Parkı ve Kapadokya'nın Kaya Alanları.
  6. Zecharia Sitchin, The Wars of Gods and Men (1985), The Earth Chronicles serisi; The Case of the Evil Wind.
  7. Erich von Däniken, Chariots of the Gods? (1968).
  8. David Hatcher Childress, Technology of the Gods (2000).
  9. Jason Colavito, Ancient Atom Bombs: Fact, Fraud, and the Myth of Prehistoric Nuclear Warfare; Mahabharata'nın nükleer savaş iddialarına ilişkin metin incelemesi.
  10. Harappa Archaeological Research, Antik İndus uygarlığı ve Mohenjo-Daro üzerine arkeolojik değerlendirme.