SON DURAĞIN AYNASI
SON DURAĞIN AYNASI
Sevgili okuyucum,
Çok canım sıkkın. Ben muhtemelen başka bir dünyaya aitim ya da benim dönemim bu dönem değil; bilemiyorum. Çünkü bugünün dünyasında dürüst olmanın, erdemli kalmanın, o inatçı ahlak çizgisine tutunmanın artık ne bir havası kaldı ne de kimselerde bir karşılığı var. Modası çoktan geçti. Dürüstlük dediğin şey bu devirde insanın sırtına yüklenen ağır bir yoksunluktan, pürüzlü bir safdillikten başka bir şey getirmiyor.
İyi bir insan olmak, hakkaniyet gözetmek sanki bu çağın en büyük dezavantajı. Çünkü ortada kuralları başka türlü yazılmış bir çark var; dürüstlüğün de, adaletin de, kul hakkı gözetmenin de getirisi sıfır. İnsanlar tam da bu yüzden sessizce çürüyüp gidiyorlar; çünkü biliyorlar ki hakikatin peşinden gitmek insanı sadece yoruyor, geride bırakıyor, hırpalıyor.
Hal böyle olunca, hepimiz çıkarlarımızın, konforumuzun ve hayatta kalma reflekslerimizin büküldüğü gri alanlara savruluyoruz. Söz gelimi, torpilin bu düzende insaniyete, emeğe, alın terine yapılmış en büyük hırsızlık olduğunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Birinin hakkının gasp edildiğini, binlerce insanın emeğinin bir kalemde silindiğini bal gibi görüyoruz. Lakin iş o imkânı kendi kapımıza, kendi çocuğumuza, kendi yakınımıza yaklaştırmaya geldiğinde, o vicdani keskinlik bir anda buharlaşıveriyor. "Neden ben etmeyeyim? Herkes yapıyor, düzen böyle dönüyor" deyip geçiyoruz. Çünkü bu çürümüş düzende dürüst kalmak adeta bir aptallık gibi parlatılıyor; akıllılık ise köşeyi dönmek, kuralına göre oynamak, görmezden gelmek olarak belleklerimize kazınıyor.
İnsanlar bu yüzden yolsuzlaştı, bu yüzden ruhlarını ufak ufak pazara çıkardılar. Çünkü iyiliğin, doğruluğun karnını doyurmadığı, aksine insanı yalnızlaştırdığı bir sistemde, herkes kendi mahallesini korumanın derdine düştü. Bilerek, isteyerek ve lades diyerek bu oyunun bir parçası olduk.
Ne var ki hayatın sinsi ve acımasız bir akışı var. Bu gürültülü çarkın orta yerinde, o koşturmacanın ve kurnazlıkların arasında, günün birinde insanın yüzüne aniden o soğuk ışık çarpıveriyor.
Yolunuz bir gün o hastane odalarının gıcırtılı refakatçi koltuğuna düştüğünde ya da bir huzurevinin penceresinden dışarıya, hayata bomboş bakan yaşlı gözlere çarptığında her şey yerli yerine oturuyor. İşte o an anlıyorsun: Bütün o kazanılmış tavizler, kurnazlıklar, "idare ediverdiğimiz" haksızlıklar, bile bile lades denilen o konforlu yalanlar, o son durağa gelindiğinde bir avuç küle dönüşüyor.
Ölümün o soğuk ışığı yatağın ucuna vurduğunda, insan yıllarca maskeler altında sakladığı, o çok güvendiği uyanıklığıyla değil, en çıplak ve en çaresiz gerçeğiyle baş başa kalıyor. Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü eserinde gözler önüne serdiği gibi, o son yatakta kimse kazandığı paraları, unvanları ya da torpille kapığı atılmış işleri konuşmuyor. Ne olursa olsun, günün sonunda pişman öleceksin. Dökülen kelimeler çok daha saf, çok daha acı birer itiraf oluyor: "Yaptıklarımda pişmanım, bazı şeyleri daha farklı yapmalıydım..."
Montaigne’in "Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir" sözü, tam da bu sahte başarıların ve çıkarcı uyanıklıkların ötesini gösterir bize. Çünkü ölüm bilinci, insanı o kirli düzenin geçici cazibesinden arındırır. Düzenin getirdiği o yozlaşmış pratikler, o son nefes yaklaşırken sahibini korumuyor, aksine içeriden kemiriyor.
Geçmişin silgisi yok; atılan adımlar geri alınamaz, sistemin çarkları bir gecede değişmez. Fakat ölüm kapıyı çalmadan önce, o hakikat ışığı üzerimize tam anlamıyla doğmadan önce durup kendi çürümüşlüğümüzle yüzleşmek hâlâ bizim elimizdedir. Belki bu dünyayı, bu adaletsiz sistemi tek başımıza düzeltemeyiz; ama en azından aynı vicdani enkazın altında kalmaya, ruhumuzu bu kadar kolay harcamaya bir son verebiliriz.
Esen kalın...
Sağlıcakla kalın...
Bir sonraki köşe yazımda görüşmek dileğiyle 😊
Yazar: Amine Demir
aminedemir@bilgigazetesi.org