TARİHİN İLK VE EN "YORUCU" FLASH MOB'U: 1518 DANS VEBASI
TARİHİN İLK VE EN "YORUCU" FLASH MOB'U: 1518 DANS VEBASI
Sevgili Okuyucum,
Bugün sokakta yürürken aniden senkronize şekilde dans etmeye başlayan bir grup insan görsek, ya bir evlilik teklifine denk geldiğimizi düşünürüz ya da birilerinin TikTok için video çektiğini düşünürüz. "Aman" der, geçeriz. Fakat takvimleri 1518 yılına sarıp, günümüz Fransa sınırlarında kalan Strazburg şehrine ışınlansaydık, durum hiç de öyle masum olmayacaktı.
Her şey, Frau Troffea adında bir kadının durup dururken sokağa fırlayıp müziksiz, ritimsiz, adeta çılgınlar gibi dans etmeye başlamasıyla başladı. İşin garibi, kadın bir türlü durmuyordu. Daha da şaşırtıcı olanı, birkaç gün içinde ona onlarca, sonra da yüzlerce insan katıldı. İnsanlar eğlenmekten değil; stresten, çaresizlikten ve tam bir cinnet halinden ayakları kanayana kadar tepiniyorlardı.
Peki, koskoca şehrin yöneticileri ve dönemin "ordinaryüs" hekimleri ne yaptı dersiniz? Bugün bir salgın olsa karantina ilan edilir, ilaç aranır değil mi? O dönemin dâhileri olayı çok yanlış anlayıp, "Bu insanların kanı kaynamış, biraz daha dans ederlerse içlerindeki zehri atarlar" diyerek şehrin göbeğine koskoca sahneler kurdular; hatta ritmi kaçırmasınlar diye profesyonel bando ve müzisyenler tuttular! Haliyle tarihin en ölümcül, en bitkin düşüren "zorunlu festivali" de böylece başlamış oldu.
Aslında dışarıdan bakınca tam bir komedi filmi gibi duran bu trajikomik olay, insan psikolojisinin sınırlarını gösteren muazzam bir ayna. Bugünün tıp dünyası, Strazburg halkının başına gelen bu şeyi "kitlesel histeri" olarak açıklıyor. Yani ortada ne bir büyü vardı ne de lanet. Sadece o dönem açlıkla, vebayla, ağır vergilerle ve kilisenin bitmek bilmeyen baskısıyla ezilen, ruhsal olarak tamamen tükenmiş bir halk vardı.
İnsan zihni öyle tuhaf bir mekanizmadır ki; kaldıramayacağı kadar büyük bir stres, korku ve çaresizlikle kuşatıldığında sigortaları attırır. Strazburg halkının beyni de adeta isyan bayrağını çekmiş ve onlara tek bir çıkış yolu göstermişti: Gerçeklikten kaç ve sadece dans et. Kelimelerle ifade edilemeyen o devasa toplumsal çığlık, çaresizliğin ritmiyle sokaklara dökülmüştü. Bir kişinin başlattığı bu disosiyatif kaçış, aynı acıyı paylaşan diğer insanları da bir girdap gibi içine çekti.
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. 1518 yılının Strazburg sakinlerini çok uzak buluyor ve "Canım, onlar da ne garip şeylere inanmışlar" diye bıyık altından gülüyor olabiliriz. Peki ya biz?
Bugün modern dünyanın koşturmacası, geçim kaygısı, bitmeyen bildirimler, e-postalar ve geleceğe dair o omuzlarımızdaki ağır yükler altında hangimiz bazen delicesine görünmez bir pistte tepinmiyoruz ki? Belki sokaklara fırlayıp ayaklarımız kanayana kadar vals yapmıyoruz ama her pazartesi sabahı alarm çaldığında, hayatın o monoton ritmine ayak uydurmak için ruhumuzun görünmez köşelerinde deli gibi dans ediyoruz. Tükenmişlik sendromlarımız, "Beni bir salın" diyen iç seslerimiz aslında bizim modern dans vebamız değil de ne?
Kısacası; bazen hayat o kadar üstümüze gelir ki, delirip delirmemek arasında kalmaktansa, müziği bile duymadan pistin ortasına atlamak en mantıklı savunma mekanizmasına dönüşebilir. 1518'deki o zavallı insanlar en azından sahnede orkestra eşliğinde delirdiler; biz ise plazalarda, trafikte, sessizce içimize doğru tepiniyoruz.
Hadi şimdi dürüst olalım: Hangimizin içinde, her şeyi bırakıp sokakta hiç durmadan dans edecek o Frau Troffea gizlenmiyor ki?
Esen kalın, sağlıcakla kalın. Bir sonraki köşe yazımda görüşmek dileğiyle...
Yazar: Amine Demir