Son Dakika

TEPKİSİZLİK NORMALLEŞİRKEN

TEPKİSİZLİK NORMALLEŞİRKEN

Bazen durup bakıyorum insanlara. Bir şeyler oluyor. Büyük, ağır, sarsıcı şeyler. Ama tepkiler küçük. Sessiz. Dağınık. İnsanlar artık tepki vermiyor. Sorgulamıyor. Düşünmüyor. Kendi kabuğuna çekiliyor.

İlk bakışta bu bana tuhaf geliyor. Sonra fark ediyorum; aslında tuhaf olan, buna hâlâ şaşırıyor olmam. Yine de şaşırıyorum. Çünkü bu kadar tepkisizliğin olduğu bir yerde, ortak bir hayat duygusu nasıl ayakta kalır, bilmiyorum.

Sonra öfkeye kapılmıyorum. Empatiye dönüyorum. “Bu insanlar neden böyle?” diye soruyorum. Ve cevaplar tek bir yerden gelmiyor.

Bir kısmı geçim derdinde. Günü kurtarmaya çalışıyor. Zihni dolu. Enerjisi sınırlı. Adalet, onlar için hayatta kalma mücadelesinin gerisine düşmüş bir kavram.

Bir kısmı korkuyor. “Aman bana bir şey olmasın.” Bu cümle artık bir iç ses değil, kolektif bir refleks. Korku, sesi kısıyor.

Bir kısmı ise neye tepki vereceğini unutmuş durumda. Çünkü uzun zamandır neyi savunması gerektiği öğretilmiyor. Okumayan, öğrenmeyen, sorgulamayan bir zihin; zamanla itiraz etmeyi de unutuyor.

Asıl tehlike burada başlıyor. Çünkü adalet, yalnızca insanın kendisine lazım olduğunda hatırladığı bir şey hâline gelirse, artık adalet olmaktan çıkar. Bir talep olur. Bir pazarlık olur. Bir kişisel beklentiye dönüşür.

Oysa adalet, başkasına lazımken savunulmadıkça güçlenmez. Bir başkasının hakkı ihlal edildiğinde susuluyorsa, aynı ihlal yarın sana geldiğinde şaşırmamak gerekir. Bu bir kehanet değil. Bu, toplumsal bir matematik.

Bugün başkasının yaşadığı haksızlık karşısında “Bana dokunmuyor,” diyerek geçiyorsan, yarın dokunduğunda yalnız kalırsın. Çünkü yalnızlığı birlikte inşa etmiş olursun. Burada asıl değersizleştirilen şey şudur: İnsanın kendisi. İnsanın canı sıradanlaşıyor. İnsanın sözü etkisizleşiyor. İnsanın hakkı kişisel bir mesele gibi görülüyor.

Böyle bir yerde “birlik”, “toplum”, “vicdan” gibi kelimeler içi boş kavramlara dönüşüyor. Herkes kendi kabuğunda, herkes kendi korkusunda.

Peki bu döngü nasıl kırılır? Büyük laflarla değil. Yüksek sesle bağırarak değil. Herkesi aynı anda uyandırmaya çalışarak hiç değil. Bu ancak tek bir yerden başlar: İnsanın kendine dönmesinden. Kendi korkusunu fark etmesinden. Kendi sessizliğini görmesinden. “Ben neyi görmezden geliyorum?” sorusunu sormasından.

Sonra bir kişi daha. Sonra bir kişi daha. Toplum dediğimiz şey, zaten böyle oluşur. Büyük kalabalıklarla değil, küçük cesaretlerle. Adalet, bir gün herkes için aynı anda gelmez. Ama herkes başkası için ses çıkarmaya başladığında, yerini hatırlar.

Belki mesele “Neden bu kadar tepkisiziz?” sorusu değil artık. Belki mesele şu sorudur: Biz ne zaman yeniden hatırlamaya başlayacağız?

Yazar: Aylin Bayrakdarlar