Son Dakika

TEVEKKÜL VE ‘’BU BÖYLEDİR’’ KONFORU

 TEVEKKÜL VE ‘’BU BÖYLEDİR’’ KONFORU

Bazen hayat dıştaki bütün sesleri susturur, sadece kalbini konuşturur. Ne yapsan olmuyordur. Boşa koysan dolmuyor, doluya koysan da almıyordur. Bekleyişlerin hayal kırıklıklarına dönüşüyor, çabaların yok hükmüne geçiyordur. Her yolun sonu çıkmaz bir sokağa bağlanmıştır sanki. Görünmez bir el seni her istediğinden geri çekiyordur. Neden diye sorsan, anlamaya çalışsan da bir cevap gelmiyordur. Sessiz haykırışlarını da kimse duymuyordur…

İşte o anlarda anlar insan: Güç yalnızca emekte, çabada, kontrolde değil; kabullenişin derinliğinde gizlidir. Daha önce anlamını bildiğin ama idrakine hiç eremediğin bir kelime gelir oturur kalbinin ortasına. Tevekkül. Yüklenmekten yorulmuş bir ruhun ortasında, şefkatli bir sığınak gibidir. Hayatın seni itip kakmasına, örselemesine rağmen, içini derin bir teslimiyetin suyu serinletir. Tevekkül, hayatın fırtınalarıyla boğuşurken dingin bir limana demir atmaktır. O anda anlarsın ki tevekkül ‘’ oluruna bırakmak’’ değil; ‘’olacağına inanmak’’ tır. Belki de olsa da olmasa da, teslimiyetin huzurlu kollarına kendini salmaktır. Çünkü bazen en büyük teslimiyet, bir şeyleri tutmak yerine, bırakabilme cesaretinde gizlidir.

Hz. Musa’nın annesini düşün... Tüm erkek çocukların zalim bir el tarafından katledildiği bir dönemde, o korku ve endişe içinde yavrusunu bir sepete koyup Nil’in ortasına bırakmıştı. O an bir anne değil, tam anlamıyla bir mümin olmuştu. Çünkü teslimiyeti, çocuğunu ölümün kollarından almış; onu zalimin sarayında büyütecek bir kadere kapı aralamıştı. İşte o an, tevekkülün en saf haliydi.

Hz. Musa’nın hayatı tevekkülün birçok örneği ile doludur. Kızıldeniz yarıldığında, mucize aslında suyun ikiye ayrılmasında değil; bir kulun kalbindeki korkunun teslimiyetle sükûnete dönüşmesindeydi. Tıpkı Hz. İbrahim’in ateşe atılırken: ‘’Allah bana ne güzel vekildir.’’ deyişindeki gibi… Ateşin serinlemesi mucize değil; asıl mucize bir kalbin teslimiyetle ateşe yürümesidir. Hz. Hacer’in çölün ortasında çocuğuyla tek başına bırakıldığında gösterdiği metanet de bu teslimiyet zincirinin bir halkasıdır.

Hz. Muhammed (sav) hicret yolunda, mağarada sadık arkadaşıyla kavminden kurtulmaya çalışırken, ölümle burun buruna geldiği sırada söylediği: ‘’Lâ tahzen, innallahe meanâ’’ (Korkma, Allah bizimle beraberdir.) sözü de tevekkülün en derin örneklerindendir. Bu sözlerin hepsi aynı sırdan beslenir. Tevekkül, aklın yetmediği yerde kalbin güvenini devreye almaktır. Sebeplerin sükût ettiği yerde sebeplerin sahibine dayanmaktır. Ve ‘’Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir’’ sırrına erip, kifayetsizliğinin acziyle aşkın bir kudrete bağlanmaktır.

İnsan, hayatın tüm yükünü omuzlayarak, planlar yaparak, hesaplar görerek, kontroller ederek güçlü olduğu zannına kapılır. Oysa bazen, yükü indirmek de bir güçtür. Çünkü tevekkül, çaresizliğin değil; idrak edilmiş bir çarenin adıdır. İnsanoğlu her şeyi kontrol altında tutmaya çalıştıkça, kalbindeki huzur alanını daraltır. Kontrol arzusu, görünmez bir zincir misali ruhuna dolanır. Oldurmaya çalışır, hesabı tutmaz, gücü yetmez ve işler istediği gibi gitmez. Ve sonunda kontrol altında tutamadığı hayatın ağırlığı altında ezilir.

Oysa yükünü bıraksa, her şeyin kendi akış planı olduğunun farkına varsa, müdahalesiz bir yaşamın huzurunu ruhunda duymaya başlar. Her şeyi yönetmeye çalışan insan, kendini başrol oyuncusu değil, senarist gibi konumlandırdığında oynaması gereken role odaklanamaz. Senaryonun gidişatına yön vermeye çalışır. Oysa insan bu kainat seyirhanesinde kendi rolünün hakkını vermekle mükellef olan oyuncudur. Senarist olma çabaları boşunadır. İnsan ne zamanki senaryoya ve senariste güvenir, işte o zaman rolünün hakkını verir.

Bir davan olduğunu düşün. Avukatına vekâlet verip her adımı denetlemeye kalkarsan o sürecin içinde huzur bulabilir misin? Ya da bir rahatsızlığında doktora gidip her reçeteye her satırda müdahale etsen iyileşmen mümkün olur mu? Hayır… Sen aslında birini vekil tayin ettiğinde, ona güvenmeyi kabul etmişsindir. ‘’O halde inananlar, sadece Allah’a güvensinler.’’ diyen bir varlığı vekil tayin ettiğinde, artık hesabı kitabı ve kurcalamayı bırakmalısın. Tevekkül, bırakmanın zarafetiyle gelen sükûnettir.

‘’Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader

Hakk’a tefvîz-i umûr et ne elem çek ne keder.’’

(Kaderin hükmü neyse elbette meydana gelecek odur. Sen bütün işlerinde hakkı vazifelendir, böylelikle ne elem çekersin ne keder.)

Biz çoğu zaman sabırsızlığı tevekkül sanarız. Sabır, gecikmeye tahammül; beklemenin terbiyesi ve sessiz bir direniştir. Tevekkül ise gecikmenin, bekleyişin, direnişin hikmetine güvenmektir. Olanda hayır olduğunun sırrına ermektir. Bazen de işler yolundayken tevekkül ettiğimizi düşünürüz. ‘’Dua ettim olmadı, istedim verilmedi.’’ deriz. Oysa Allah bazen istediğimizi vermez; çünkü isteğimizin içindeki niyetimizi arındırmak ister. Bu yönüyle tevekkül, istemenin terbiyesini içinde taşır. Zamanla insan ‘’istediğini değil’’, ‘’kendisi için isteneni’’ dilemeye başlar. Ve işte o anda dua yalnızca bir istek değil, bir yakınlık haline dönüşür.

Kalp, kendi planlarından vazgeçtiği an, Allah’ın planı başlar. Uğraş verdiğin tüm çabalar sonuçsuz kalır ya işte o zaman teslimiyetin tam vaktidir. Senin dualarının sana istediğin zaman ve istediğin şekilde verilmemiş olması Allah’ın seni korumasıdır. İstediğin şey erken verilse kıymetini ölçemeyebilirsin. Ya da o nimetin ağırlığı kaldıracak gücün yoktur henüz, bu yüzden ertelenir isteklerin... Sen onları hak edecek olgunluğa ulaşıp, kıymetini bileceğin vakitte nimete erişirsin.  İşte kalbin razı olduğunda kaderin de güzelleşir. Bunun teslimiyetine de tevekkül denir.

Belki de mucize denizin yarılması değil, denizin ortasında yüreğini denizin sahibine emanet eden bir peygamber kalbidir. Belki mucize ateşin serinliğe dönüşmesi değil, ateşe yürürken Allah’a tam vekâlet veren teslimiyet abidesi bir peygamber gönlüdür. Ve belki de mucize örümcek ağı değil; örümceğin de, ağın da, mağaranın da sahibine duyulan sarsılmaz bir güvendir.

Tevekkül, sonucu değiştirmek değil; sonucu teslimiyetle karşılayabilmek için vardır. İnsan ne zaman ‘’olmuyor’’ demez de ‘’demek ki böyle olmalıymış’’ diyebilirse ve buna da kalpten inanırsa, o zaman ilahi hikmetle buluşur. Ne ki kendisinden alınmıştır o hayrınadır, ne ki kendisine verilmemiştir onda hikmet gizlidir ve ne ki kendisine nasip edilmiştir onda da bir sır saklıdır. Bunların idrakine vardığı anda huzuru bulur. Huzur, ayetlerde birçok defa farklı vesilelerle tekrar edilen ‘’Bu böyledir.’’ cümlesinde gizlidir. Ve hayatımızda olana ‘’Bu böyledir.’’ deyip ruhumuzu sükûna erdirmek çok sade bir konfor alanıdır ve tevekkülün zihinsel arka planıdır.

Hak her şeyi hayreyler

Zannetme ki gayreyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

Tevekkül ayrıca pasif bir kabullenişi de içermez. Sebepler dairesinde elinden geleni yapan insanın, sonuç üzerinde mutlak etkisi olamayacağını idrak etmesidir. Çabayı terk eden, tevekkül etmiş olmaz. Çabamız her daim baki olmalıdır; ama bu, her zaman istediğimiz sonucu elde etmek için yeterli değildir. Sonuçtan bağımsız olarak çabamızı gören bir iradeye teslim olmaktır tevekkül.

Bir zamanlar sanırdım ki direnmek, güçlü olmanın tek yoludur. Oysa hayat bana başka bir dil öğretti: Bazen düşmek, aslında teslimiyete giden yolda bir adımmış. Yıllarca ‘’neden’’ diye sordum; cevap yıllar sonra içimde bir ışık gibi belirdi: Bırakmayı öğrenene kadar yaşadıklarım sürecekti. Ben bırakmıştım zannediyordum; oysa içimde bir yerlerde direncim devam ediyordu. O direnç kırılmadan teslimiyet başlamazdı. Şimdi anlıyorum: Teslimiyet yolunda olmak bile bu kadar huzur veriyorsa, yolun sonunda kim bilir ne sırlar vardır. 

Artık biliyorum: Tevekkül, ‘’her şey yoluna girsin’’ diye beklemek değil; her şeyin zaten yerli yerinde olduğuna kalben kanaat getirebilmektir. Her şeyin bir anlamı, her gecikmenin bir vakti, her kaybın bir hikmeti vardır. Ve insan direncini kırıp o derin ‘’tamam’’ hissine vardığında; kontrolün yükünden, endişenin ağırlığından, ‘’neden’’lerin kirinden pasından ve ‘’ne zaman’’ ların çemberinden özgürleşir. Artık teslim olmanın o sade ve dinlendirici konforunun huzuruna kendini bırakır. Çünkü tevekkül, hayatın gidişatına razı olmak değil; o gidişatın her zerresinde Allah’ın hikmetini temaşa etmektir.

Sosyal medya çağında, var olmanın görülmekle eşdeğer sayıldığı bir dönemde, insanın görünmeyene bu kadar güven duyması ve teslim olması da biraz zorlaştı. Bunu göz ardı edemeyiz. Bu yönüyle tevekkül, görünmeyene yeniden inanma ve güvenme cesaretidir. Ancak bu cesareti gösterenler teslimiyetin huzurunu ruhunda duyabilir…

Hayatın görünen yüzünde görünmeyen sırları okuyabilmek dileğiyle…

Edebiyatçı- Yazar

Sümeyye Öztaş

sumeyyeoztas@bilgigazetesi.org