Son Dakika

TYPHON Göklerin Son Devi

TYPHON

Göklerin Son Devi

Yazan: Bike S. Demirkız

 

Gece, Olimpos’ta her zamankinden daha sessizdi.  Tanrılar uyumuyordu. Zeus tahtında oturmuş, yıldırımlarını önündeki taş zemine bırakmıştı. Hera yanında sessizce duruyor, Poseidon uzaklarda denizin karanlığına bakıyor, Apollo ise gökyüzünde hiçbir yıldızın yerinden kıpırdamadığını fark ediyordu.

Aniden yer sarsıldı.  Önce hafifçe. Kadehlerdeki nektarlar titredi.  Ardından Olimpos’un sütunlarından biri çatladı.

Poseidon ayağa kalktı.

— Bu benim denizimden olamaz, dedi.

Bir an sonra ikinci sarsıntı geldi.  Bu kez dağların içinden bir uğultu yükseldi. Uğultu denemezdi aslında. Bir ses.

Hayır…

Birçok sesti.  Aslan kükremesi, boğa böğürtüsü, kartal çığlığı, yılan tıslaması ve bunların hiçbirine benzemeyen, daha önce hiç duyulmamış seslerin kakofonisiydi.

Apollo başını kaldırdı.

— Bu da neydi?

Gaia cevap vermedi ama çok iyi biliyordu ve ilk kez, yeryüzünün kendisi korkuyordu.

***

Titanlar yenilmişti.

Kronos ve kardeşleri Tartaros’un karanlığına atılmış, Olimpos’un yeni tanrıları gökyüzünün hâkimi olmuştu ama Gaia oğullarının zincire vurulmasını unutmamıştı.

Toprak ana, uzun süre sessiz kalmıştı.  Sonra öfkesini derinliklere, Tartaros’a gönderdi, karanlığın ta içine…

İşte tam orada iki eski gücün birleşmesinden bir şey doğdu.

Bir çocuk denemezdi, yaratık da değildi o FELAKETin ta kendisiydi…

***

O gece Gaia uyandığında, dünyanın altında uzun zamandır kıpırdamadan duran şeyler de onunla beraber hareket etti. Dağların derinliklerinde uyuyan taşlar yerlerinden oynadı, yeraltındaki nehirler yön değiştirdi ve Tartaros’un karanlıklarında asırlardır kapalı duran zincirler, görünmeyen bir el tarafından çekilmiş gibi şangırdadı.

Ardından bir çığlık duyuldu.

Bu, yeni doğmuş bir bebeğin ilk ağlamasına pek de benzemiyordu. Daha çok dünyanın yarıldığı, dağların derinliklerinden kopan kadim bir acının dışarıya çıktığı ürkütücü bir sesti.

Gaia’nın karanlık rahminden Typhon yükselmekteydi.

Önce elleri göründü; kayaları kavrayabilecek kadar büyük, parmak uçlarında siyah pençeler taşıyan eller. Sonra omuzları, gövdesi ve nihayet başları ortaya çıktı. Bir baş, bir baş daha, derken on tane daha ve her boyundan yeni başlar çıkıyordu belki yüzlerce birbirinden farklı baş vardı. Başlarının bazıları yılanlara, bazısı aslanlara ya da boğalara, kimisi kurtlara benziyordu.  Aralarında hiçbir hayvana dünyevi varlığa benzemeyenler de vardı.

İnsan yüzünü andıran bir baş, gözlerini açmadan gülümsüyordu. Başka birinin yüzünde sadece koca bir göz vardı.  Bir diğerinin ise yüzünün tamamı sivri dişlerden ibaretti. Başkası ateş püskürtüyordu…

En korkuncu ise, başların hepsinin ayrı yönlere bakmasıydı.  Sanki Typhon aynı anda yerin göğün ve denizlerin her köşesine hakimdi.

Boyunları gövdesinden yükseliyor, bulutların arasına giriyor, sonra yeniden aşağı kıvrılıyordu.   Sırtındaki kanatlar açıldığında güneş kayboldu.

Ama Typhon’un asıl korkunçluğu büyüklüğü değildi.

Sesiydi.

Yüzlerce ağzı aynı anda konuşmaya başladığında dağlar cevap veriyordu.  Aslan kükredi. Boğa böğürdü. Kartal çığlık attı. Yılanlar tısladı. Sonra bütün bu seslerin altında başka bir ses yükseldi.  Çok daha derinden ve çok daha eski.

Sanki Toprak Ana’nın kendisi konuşuyordu.

— ZEUS.

Olimpos’ta bütün tanrılar sustu.

Typhon ikinci kez konuştu.

— SENİN ÇAĞIN BİTTİ.

Ares kılıcına sarıldı, Athena ayağa kalktı, Poseidon üç dişli mızrağını kavradı. Fakat Zeus hiçbirine bakmadı. Çünkü karşılarındaki şeyin sıradan bir düşman olmadığını anlamıştı.

Bu, Titanların savaşı değildi. Bu kez karşılarında bir ordu yoktu. Tek bir varlık vardı; fakat o tek bedenin içinde yüzlerce ayrı canavar, binlerce ayrı ses ve belki de dünyanın yaratılmasından çok önce var olmuş o ilk karanlık saklıydı.

Typhon yürümeye başladığında, ayaklarının altında kayalar ezildi. Bulutlar onun kanatlarının gölgesinde dağıldı ve uzak denizlerde dalgalar kabardı.

Ve sonra Zeus’un beklenmedik emri geldi:

— Kaçın.

Kimse hareket etmedi.

Ares şaşkınlıkla ona baktı.

— Nasıl olur?

Zeus kararlılıkla ayağa kalktı.

— Hemen Mısır’a gidin.

Tanrılar birbirlerine baktılar.

Olimpos’un ölümsüzleri…

Kaçıyordu.

Ve Typhon bunu biliyordu.

***

Mısır’ın sıcak topraklarında o gece tuhaf hayvanlar ortaya çıktı.

Bir koyun sürüsü içinde koç bedenine bürünmüş Zeus vardı.  Bir karga, Apollo’ydu. Artemis ise bir kedi olmuştu, Bir öküzün içinde başka bir tanrı saklanıyordu…

İnsanlar olan biteni anlamıyordu. Onlara göre tanrılar gökyüzündeydi. Oysa tanrılar korkudan hayvanların bedenlerine sığınmıştı.

Sadece biri geri döndü.

Zeus.

Bir süre çölde tek başına durdu. Arkasına baktı.  Uzaklarda gökyüzü kırmızıydı. Typhon Olimpos’a ulaşmıştı.

Zeus elini kaldırdı. Avucunda yıldırım belirdi.

— Burası benim göğüm, dedi.

Sonra ansızın gökyüzüne yükseldi.

— Ben Zeus’um, diye haykırdı.

Bu sözle birlikte gökyüzü yarıldı.  Savaş başladı.

Yıldırımlar dağları parçalayarak Typhon’un üzerine yağıyor, her çarpışmada vadiler oluşuyor, denizler kıyılarından taşıyordu. Zeus’un fırlattığı ateşlerden biri Typhon’un devasa gövdesini yarıp geçtiğinde yaratık geriye savruldu; ancak yere düşmek yerine yüzlerce kolundan biriyle kayaya tutunarak yeniden doğruldu.

Sonraki yıldırım çok daha güçlüydü.  Typhon bu kez onu havada yakaladı.  Yıldırımın ışığı yüzlerce yüzünü bir anlığına aydınlattı. Ardından yaratık avucunu kapattı ve Zeus’un silahı, sönmekte olan bir ateş gibi karanlığın içinde kayboldu.

Zeus ilk kez geri çekildi.  Typhon’un başları aynı anda ona döndü.  Yüzlerce ağızdan yükselen kahkaha, dağların içinde yankılanarak gökyüzüne kadar ulaştı.

Sonra yaratık saldırdı.

Zeus’un gördüğü şey bir beden değildi artık; kanatların, yılanların, pençelerin ve karanlığın birbirine karıştığı devasa bir fırtınaydı. Darbe Zeus’u yere savurduğunda son yıldırım elinden kopup kayaların arasında kayboldu.

Typhon eğildi.

Başlarından biri Zeus’un kulağına yaklaşarak fısıldadı:

— Şimdi gökyüzünün nasıl sessiz kaldığını göreceksin.

***

Zeus gözlerini açtığında çevresinde hiçbir şey göremedi.

Karanlık, mağaranın duvarlarından çok daha ağırdı. Önce nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra hareket etmek istedi.  Ellerini oynatamadı.  Bacaklarını kıpırdatmaya çalıştı; bedeninden hiçbir cevap gelmedi.

Bir süre bunun savaşın ardından oluşan bir güçsüzlük olduğunu düşündü. Fakat gerçeği anladığında, içinde taşıdığı öfke bile bir anlığına sessizleşti.  Typhon onun el ve ayaklarındaki sinirleri söküp almıştı. Tanrıların kralı kendi bedeninin içinde tutsak edilmişti.

Yıldırımları çağırabilecek kudreti hâlâ vardı, fakat elini kaldıracak gücü yoktu. Gökyüzüne hükmedebiliyordu ama kendi bacaklarının üzerinde doğrulamıyordu. Dünyayı yönetmişti; şimdi ise birkaç adım ötedeki taş zemine ulaşamayacak kadar çaresizdi.

Mağaranın girişinde Typhon belirdi.

Karanlığın içinde yüzlerce baş ağır ağır hareket ediyor, bazıları Zeus’u izlerken bazıları birbirleriyle sessizce fısıldaşıyordu. Bazıları ise uyuyor gibiydi. Fakat Zeus, onların gerçekten uyuyup uyumadıklarından emin olamıyordu.

Başını kaldırdı.

— Beni öldür.

Typhon uzun süre cevap vermedi.

Zeus yeniden konuştu:

— Bunu yapacak cesaretin yok.

Bu kez bütün başlar ona döndü.

Mağaranın içindeki hava ağırlaştı. Typhon’un yüzlerinden biri öne çıktı; insan yüzüne benzeyen o garip baştı bu. Gözleri hâlâ kapalıydı ama gülümsedi.

— Ölüm mü?

Sesi önce yumuşak çıktı, ardından mağaranın duvarlarında büyüyerek yüzlerce farklı sese dönüştü.

— Ölüm, senin düşündüğün kadar korkunç değil, Zeus. Ölüm bir kapıdır. Ben sana o kapıyı vermeyeceğim.

Yaratık biraz daha yaklaştı.

— Yaşayacaksın.

Zeus gözlerini kısmıştı.

— Neden?

Typhon’un bütün yüzlerinde aynı anda korkunç bir gülümseme belirdi.

— Çünkü seni öldürmek değil, unutturmak istiyorum.

***

Günler birbirine karıştı.

Belki haftalar geçti, belki aylar, yıllar, ya da yüz yıllar. Zeus zamanın ölçüsünü kaybetmişti. Mağaranın içine güneş ulaşmıyor, yalnızca Typhon’un bazı başlarından yayılan soluk kızıllık taş duvarlarda hareket ediyordu. Bazen bu ışığın bir gözden, bazen açık bir yaradan, bazen de bir ağzın içindeki ateşten geldiğini düşünüyordu.

Typhon kimi zaman saatler boyunca hiçbir şey söylemeden onu seyrediyor ya da yüzlerce başıyla aynı anda konuşuyor, birbirlerinin cümlelerini tamamlıyor, Zeus’un zihnini dolduran uğultuyu dayanılmaz hale getiriyordu. Fakat en korkunç anlar sessiz kaldığı zamanlardı. Çünkü sessizlikte Zeus yalnızca kendi düşüncelerini duyuyordu.

Hera neredeydi?  Poseidon ne yapıyordu?  Athena onu arıyor muydu?  Tanrılar onu kurtarmaya gelecekler miydi?  Yoksa Zeus’un öldüğünü düşünerek yeni bir düzen mi kurmuşlardı?

İlk kez, ölümsüzlüğün insanlara anlatıldığı kadar büyük bir armağan olmadığını düşündü. Ölümden korkmuyordu; fakat unutulmaktan korkuyordu. Çünkü bir tanrının gücü, yalnızca gökyüzünde taşıdığı yıldırımlardan değil, onu hatırlayanların inancından gelmektedir.

Bir gece gözlerinden iki damla yaş süzüldü.  Typhon bunu gördü.  Alay etmedi. Sadece sordu:

— Ölümsüzler neden ağlar?

Zeus cevap vermedi.

Typhon ağır ağır yaklaştı.

— Çünkü onlar da kaybetmekten korkar.

Zeus başını kaldırdı.

— Ben kaybetmedim.

Typhon’un yüzlerinden biri gülümsedi.

— Tahtın yok.

Başka bir baş konuştu:

— Yıldırımın yok.

Bir diğeri:

— Ordun yok.

Bir başkası:

— Tanrıların yok.

Sonunda insan yüzlü olan eğildi.

— Hatta bedenin bile artık senin değil.

Zeus gözlerini kapattı.

Typhon geri çekildi. Fakat mağaranın girişine ulaşmadan önce dönüp ona son bir kez baktı.

— Kral olduğunu söylemeye devam et, Zeus. Bazen insanın elinde kalan tek krallık, kendi yalanıdır.

***

Aradan ne kadar zaman geçtiği bilinmez ama Zeus sonunda çok uzaktan gelen bir ses duydu.

Önce bunun mağaranın taşlarından yükselen bir yankı olduğunu sandı.

Çıngırak mı? Hermes mi yoksa?

Gözlerini açtı.

Bir kez daha duyuldu.

Evet bir çıngıraktı bu.

Typhon’un başlarından biri hareket etti. Ardından bir diğeri. Zeus nefesini tuttu.

Karanlığın içinden belli belirsiz bir fısıltı geldi.

— Zeus…

Hermes.

Tanrıların habercisi mağaraya girmişti.  Arkasında Pan vardı.

Zeus, uzun zaman sonra ilk kez gülümsedi.

Çünkü gökyüzü onu unutmamıştı.

***

Hermes mağaranın karanlığında ilerlerken Pan onun birkaç adım gerisinden takip ediyordu. İkisi de ses çıkarmamaya çalışıyordu; çünkü burada küçücük bir taşın yuvarlanması bile yüzlerce kulağın dikkatini çekebilirdi.

Nitekim Typhon’un başlarından biri aniden havaya kalktı.  Sonra bir diğeri.  Mağaranın içindeki yüzlerce göz açıldı.

Pan olduğu yerde dondu. Hermes ise elini kaldırarak ona beklemesini işaret etti.

Typhon karanlığın içinde başlarını birbirine yaklaştırdı.

— Kim var orada?

Sesi mağaranın duvarlarında çoğaldı.

— Kim o?

Yankılar birbirini izledi.

Hermes kıpırdamadı. Pan nefesini tutmuştu.

Bir süre sonra başlar yeniden dağıldı ve mağara eski sessizliğine döndü.

Hermes Zeus’u bulduğunda, tanrıların kralını ilk bakışta tanımakta zorlandı. Yerde hareketsiz duran beden, bir zamanlar gökyüzünü titreten o kudretli tanrıya hiç benzemiyordu.

Hermes diz çöktü.

— Geldim.

Zeus gözlerini açtı.

— Geç kaldın.

Hermes, içinde bulunduğu tehlikeye rağmen gülümsedi.

— Seni bulmak kolay olmadı.

Zeus’un yüzünde kısa ama gerçek bir gülümseme belirdi.

***

Hermes, Typhon’un mağaranın derinliklerinde bir kayanın ardında sakladığı sinirleri bulmuştu. Onları yeniden Zeus’un bedenine bağlamaya başardığında, önce hiçbir şey olmadı. Sonra Zeus’un parmaklarından biri hafifçe kıpırdamaya başladı.

Zeus nefesini tuttu. Elini oynatmayı denedi ve başardı.

Bacaklarına sıra geldiğinde acı bütün bedenine yayıldı. Ayağa kalkmaya çalıştı, fakat dizleri çözülmüştü. Hermes hemen onu tuttu.

— Bir daha.

Zeus dişlerini sıktı ve yeniden denedi.  Bu kez ayakları üzerinde dikleşmişti.  Titriyordu ama ayaktaydı.

Tam o sırada mağaranın dışından derin bir gök gürültüsü duyuldu.

Typhon’un bütün başları aynı anda gökyüzüne çevrildi.  Bulutlar toplanıyordu.

Zeus da başını kaldırdı.  Uzun süredir karanlıkta kalan gözlerinde yeniden o eski ışık belirmişti. 

Bir yıldırım bulutların arasından süzüldü.

Typhon’un yüzlerindeki ifade değişti.

Zeus elini kaldırdı.

Yıldırım ona doğru indi ve avucunda toplandı.  Mağaranın içi bir anda gündüz kadar aydınlandı. 

Typhon’un insan yüzlü başı ilk kez korkuya benzeyen bir ifadeyle geri çekildi.

Zeus ona baktı.

— Ben gökyüzünün kralıyım.

Typhon kükredi.

Ve savaş yeniden başladı.

Bu kez Zeus yalnız değildi; gökyüzü de onunla beraber savaşmaya dönmüştü.

Yıldırımlar dağları parçalıyor, Typhon’un kanatlarını ateşe veriyor, yaratığın yüzlerce başından yükselen sesler gök gürültüsünün içinde birbirine karışıyordu. Typhon her düştüğünde toprağın derinlikleri sarsılıyor, yeniden doğrulduğunda denizler kıyılarından taşıyordu.

Fakat Zeus artık onun karşısında yalnızca gücüyle değil, kaybetmenin ne olduğunu öğrenmiş bir kral olarak duruyordu.

Typhon’un başları birer birer ateş içinde kaldı.  Önce en dıştakiler sustu.  Sonra birbirleriyle konuşanlar.  Ardından dünyaya ait olmayan o garip sesler de azalmaya başladı. Yüzlerce sesin yerini onlarca ses aldı. Onlarca sesin yerini ise birkaç fısıltı. Sonunda yalnızca bir baş kaldı. İlk doğan baş.

Typhon, yarılmış gövdesinin üzerinde Zeus’a baktı. Artık kükremiyordu. Sesinde ilk kez yorgunluk vardı.

— Beni öldüremezsin.

Zeus yıldırımını kaldırdı.

— Seni öldürmeyeceğim.

Typhon’un yüzünde anlaşılmaz bir ifade belirdi.

Zeus devam etti:

— Seni hatırlanacak bir yere gömeceğim.

Son yıldırım düştü.

Gökyüzü ile toprak arasındaki sınır bir anlığına ortadan kalktı. Dağ yarıldı, kayalar göğe savruldu ve Typhon’un devasa bedeni dünyanın derinliklerine gömülüverdi. Toprak onun üzerine kapandı. Sonra sessizlik geldi.

Zeus Olimpos’a döndüğünde tanrılar sessizce ayağa kalktı.

Hera ona baktı. Poseidon başını eğdi. Athena ise uzun süre hiçbir şey söylemedi.  Çünkü Zeus değişmişti.

Tahtına oturduğunda gökyüzünün hâkimi yine oydu; fakat esaretin karanlığından dönen bu tanrı, eskisinden farklı olarak sessizliğin de ne kadar güçlü olabileceğini biliyordu.

Bir süre sonra gözlerini uzaklardaki dağlara çevirdi.  Ufukta ince bir duman yükseliyordu.

Hera bunu fark etti.

— Typhon mu?

Zeus başını salladı.

— Hayır.

Bir süre sustu.

— Hatırası.

O günden sonra insanlar dağların neden zaman zaman ateş püskürdüğünü sormaya başladılar. Rahipler bunun cevabını biliyorlardı:

Typhon hâlâ aşağıda.

Öte yandan yaşlılar başka bir şey anlatırdı. Dağların eteklerinde geceleyen insanlar, uyku ile uyanıklıkları arasında aynı anda farklı sesler duyduklarını söylermiş.

Aslan kükremesi, boğa böğürtüsü, yılan tıslaması, kartal çığlığı.

Ve bütün bunların ardında, çok eski bir yankı:

“Zeusssss…”

Sonra toprak hafifçe titrer ve insanlar o zaman başlarını kaldırıp dağa bakar ve bir ürperti hissederlermiş.

 

Typhon’un kalbi sonsuza dek toprağın derinliklerinde atmaya devam edecek…