UÇURTMAYA KÜSMEK
UÇURTMAYA KÜSMEK
İnsan bazen hayata geç kaldığını düşünür. Geçen zamanın umarsızlığı, kaybolan yıllar, biriken hayal kırıklıkları arasında kendiyle baş başa kaldığında; olduğu ben ile hayalindeki ben arasındaki mesafe kat kat açıldıkça, durmuş bir saat hissine kapılır.
Zaman ilerlemiştir; takvim yaprakları bir bir düşmüş, mevsimler birbirini kovalamıştır. Ama insan sanki bir yerde donup kalmıştır. İçinde hep ‘’keşke’’ ile başlayan cümleler dolaşmaya başlar. Ve bu cümleler zaman geçtikçe içte iyice ağırlaşır. Yapamadıkları, söyleyemedikleri, cesaret edemedikleri… Ve bütün bunlar, zamanla pişmanlıktan çok daha ağır bir şeye dönüşür: kilitlenmeye.
İnsan geç kaldığının farkına varınca yalnızca üzülmez; donar. İçinde bir şeyler katılaşır, hareket etmeye mecal bulamaz. Çünkü geç kalmışlık, sadece bir zaman meselesinden ibaret değildir. Bu his insanın kendine duyduğu güveni de yavaş yavaş aşındırır. Bir kez denemiştir, bir kez başlayamamıştır, bir kez kaçırmıştır. Ve sonra yalnızca o fırsata değil, bütün ihtimallere mesafe koyar. Hermann Hesse’nin dediği gibi:
‘’Bir kez kaçar uçurtması, sonra gökyüzüne küser insan.’’
Küsülen gökyüzü değildir aslında; insanın ertelenmiş ihtimalidir, felç olmuş ümididir. Sonrası için uçurtma salmaya duyduğu güvensizliktir. Uçurtma kaçınca insan zihni o anda donakalır ve onu kendinden alan gökyüzüne, onu bırakan uçurtmaya hatta ipini sıkıca tutamadığı eline küser. Hayal kırıklığına neden olan her şeye mesafe koyar. O an orada ne varsa bu küskünlükten nasibini alır.
Bu küskünlük zamanla ertelemeye dönüşür. ‘’Şimdi değil’’ denir. ‘’Daha sonra’’ denir. ‘’Artık anlamı yok’’ denir. Oysa erteleme çoğu zaman tembellik değildir; yaralanmış bir umudun son kalesidir. İnsan yeniden düşmemek için başlamamayı seçer. Ve yeniden kaçırmamak için uçurtma salmamayı. Çünkü başlamak, tekrar bir ihtimale sarılmaktır. Ve ihtimale sarılmak, bir kez daha incinmeyi; kolların bomboş kalabileceği ihtimaliyle yüzleşmeyi göze almaktır.
Zamanla kavga eden insanın bu hâlini ilahi kelam asırlar önce işaret eder:
‘’Asra yemin olsun ki insan ziyandadır.’’
Bu ziyan, yalnızca zamanın geçmesi değildir; zamanın anlamsızlığa, boşluğa, umursamazlığa teslim edilmesidir. İnsan, geç kaldığını düşünerek beklerken aslında en büyük kaybı yaşar: şimdi’yi. Oysa zaman, bekleyenleri değil; yönelenleri tanır. Zamanla kavga eden değil, zamanın içinden geçen kazanır. ‘’Şimdi’’ sandığımızdan daha kıymetli bir eşiktir. Ve başlamak, daima bugüne aittir.
Peygamber Efendimizin (s.a.v) şu sözü bu yüzden sarsıcıdır:
‘’Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz.’’ Bu hadis, geç kalmışlık fikrini kökünden söküp atar. Çünkü burada ne sonuç vardır ne garanti. Burada sadece yön ve niyet vardır. Fidan, yarın büyümeyebilir; hatta hiç büyümeyebilir. Ama insan o fidanı dikmekle, bugün yönünü ve niyetini kaybetmemiş olur. Hayatta nefes aldığımız sürece ümit olduğunun bir ilanıdır elimizdeki fidanı dikmek. Demek ki mesele sonuç değil; adım atmaktır. Varıp varamayacağın kaygısını bir tarafa bırakmaktır.
Geç kalmışlık hissi, insanı çoğu zaman geçmişe zincirler. ‘’Daha önce yapamadım’’ cümlesi, insanın elini ayağını bağlar. Oysa hakikat şudur: Daha önce yapamamış olmak, bir daha yapamayacağın anlamına gelmez. Sadece o zamanki senin, o yükle, o bilinçle yapamadığını gösterir. O anın gerçekliğini bir ömre yaymak ve mutlaklaştırmak, insanın adım atmasına izin vermez. Oysa insan değişir, idrak genişler. Kalp başka yerlerden geçer. Tecrübe, bir rehber olur insana. Ve bazen tam da geç kaldığını sandığın yerde, olgunluk başlar. ‘’Yusuf, olgunluk çağına erişince, ona hikmet ve ilim verdik.’’ (Yusuf, 22) ayet-i kerimesi de bunu hatırlatır.
Her şeyin bir vakti vardır. Mevsiminden önce çiçeklenen dalların soğuğun sertliğine maruz kalması gibi, insan da nasibinden önce ‘’olmaya’’ çalıştığı her şeyde hayatın sert şartlarında savrulabilir. Bazen gecikme sandığımız şey, korunmadır.
Belki de insanın asıl yanılgısı şudur:
Zamanı kaçırdığını sanır, oysa çağrı her gün yinelenmektedir. Gökyüzü küsmemiştir, insan sadece başını kaldırmayı bırakmıştır.
Geç kalmışlık bir son değildir.
Bir uyarıdır. Bir iç sestir. ‘’Buradayım’’ diyen bir çağrıdır. Ve insan, bu sesi duyduğunda hâlâ nefes alıyorsa, hâlâ bakabiliyorsa, hâlâ hissedebiliyorsa henüz her şey bitmemiştir. Belki de ilk defa gerçekten başlama vaktidir.
Çünkü bazı başlangıçlar erkenden değil, tam zamanında yapılır. Ve insan geç kaldığını zannettiği yerde ilk defa kendine yetişir.
Unutulmamalıdır ki: ‘’Olanda hayır vardır.’’ Ve zamanında olmamış olanda da…
Hayatın bizi en dibe çektiğini hissettiğimiz yerde yukarıda hâlâ bir gökyüzü olduğunu hatırlayalım… Ve uçsuz bucaksız göğe ümitle bakalım.
Sümeyye Öztaş