Son Dakika

YALNIZKEN HERKES HAKLIYKEN KALABALIKTA KAYBOLAN DOĞRULARIMIZ?

YALNIZKEN HERKES HAKLIYKEN KALABALIKTA KAYBOLAN DOĞRULARIMIZ ❓

Sevgili okuyucum; aynanın karşısında devleşen o sarsılmaz ve eğilmez ilkelerimiz, nedense kalabalığın uğultusuna karışınca ilk rüzgârda boyun eğen bir başak tanesine dönüşüyor. Bugünkü köşe yazımda buna yer vermek istiyorum çünkü bu duruma hiçbirimiz yabancı değiliz.

Birebirde herkesin doğru olması bir karakter özelliği değil, sadece seyircisi olmayan bir sahnenin rahatlığıdır. Karşılıklı bir kahve içerken ya da baş başa bir yürüyüş yaparken hepimiz ne kadar da kusursuzuz, değil mi? İlkelerimizden ödün vermiyoruz; dürüstlüğün yeryüzündeki son temsilcisi gibi konuşuyoruz. Ancak o masaya üçüncü bir kişi oturduğunda ya da bir kalabalığın içine karıştığımızda, o keskin doğrular birdenbire esnemeye; o sarsılmaz, dik karakterler rüzgâra göre eğilmeye başlıyor.

Sahi, yalnızken savunduğumuz o "doğru", şahidi çoğalınca neden "yük" gelmeye başlıyor bize? Yoksa dürüstlük; sadece kimse bizi denemiyorken giydiğimiz konforlu bir hırka mı?

Aslında mesele sadece maske takmak değil; bir güvenlik ve onaylanma savaşı. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: "Birey, sürü tarafından yutulmamak için her zaman mücadele etmek zorundadır. Eğer bunu denerseniz sık sık yalnız kalırsınız ve bazen korkarsınız. Ama hiçbir bedel kendinize sahip olma ayrıcalığı kadar yüksek değildir." Biz de bugün o kalabalık masalarda fark edilmeden yutuluyor, sırf "aykırı" düşüp yalnız kalmamak için dürüstlüğümüzü sessizliğe kurban ediyoruz. Çünkü yalnız kalmak, insanlık tarihinin en eski cezasıdır. Modern dünyada dışlanma ihtimali, ilkel beynimizde hâlâ hayati bir dehşet yaratıyor.

Siyaset sahneleri ise bu "yutulma" hikâyesinin en acımasız örneğidir. Kapalı kapılar ardında "Aslında bu karar yanlış," diyen bir siyasetçinin kürsüye çıktığında aynı yanlışı en yüksek sesle savunması, dürüstlüğün siyaseten kurban edilmesidir. Kalabalığın alkışı bireyin vicdanından daha gürültülü çıktığında; doğrular yerini stratejiye, karakter ise yerini itaat ve alkışa teslim eder.

Artık sadece fiziksel kalabalıklar da gerekmiyor. Telefonumuzun ekranındaki o sanal kalabalık, bizi kendi evimizin mahremiyetinde bile şekillendiriyor. Beğeni sayıları ve takipçi onayları, birebirdeki o saf benliğimizi her geçen gün biraz daha yontuyor ve bizi birer dijital kuklaya dönüştürüyor.

Bu satırları okurken aklınıza hemen o ikiyüzlü tanıdığınız ya da omurgasız siyasetçi gelmiş olabilir. Ama dürüst olalım; en son ne zaman bir topluluk içinde herkesin onayladığı bir yanlışa "hayır" diyebildiniz? Belki de o çok eleştirdiğimiz kalabalığın kendisiyiz. Her birimiz bir başkasının sessizliğinden güç alarak kendi doğrumuzun katili olmayı seçiyoruz. Kurtuluş, herkesi susturmakta değil; kendi iç sesimizi dışarıdaki gürültüden daha yüksek duyabilmekte. Çünkü günün sonunda kalabalıklar dağılıp ışıklar söndüğünde, elinizde kalan tek şey; o çok güvendiğiniz doğrularınıza ne kadar sadık kaldığınızın huzuru ya da pişmanlığı olacaktır.

Unutmayalım; kalabalığın alkışı dindiğinde, akşam evimize döndüğümüzde kapıyı başkaları değil, sadece o terk ettiğiniz dürüstlüğümüz açacak.

Esen kalın, sağlıcakla kalın...

Yazar: Amine DEMİR