Son Dakika

YAZININ TANIKLIĞI

YAZININ TANIKLIĞI

Yazmak, insanın kendinden kendine yol almasıdır. Her cümle bir adım, her kelime bir nefes, her harf bir tanıktır.  Kalemin ucundan satıra dökülenler zihnin içinde dönen türlü düşüncenin, duygunun, fikrin süzülerek kağıtla buluşmasıdır. ‘’Yazı, insanın kendisiyle kurduğu en uzun soluklu diyaloğudur.’’

İlk çizgiler mağara duvarlarına düşerken, aslında insan kendine hatırlatıcı bir iz peşindeydi. O çizgiler ‘’ben burdayım’’ demenin bir yoluydu. Sözün uçup, yazının kaldığı bu dünya hayatında kalemi, yazıyı bir sığınak ve hatırlatma aracı olarak gördü insan. Yazı hafızayı zamana çiviledi, hatırlanmak için türlü zorluklarla taşlara, derilere, kağıtlara işlendi. Ve yazı geçmişin suskun hafızasını bugüne demirledi. Bir köprü oldu yazı geçmişle bugün arasında en sahici bağı kurdu.

Yazı kimi zaman insanın kendini sakladığı; kimi zaman da en yalın haliyle görünür olduğu bir ayna oldu. Yazı; aynı zamanda yaşananlara, hissedilenlere, düşünülenlere bir tanıklık aracı oldu. Bazen de bir iç yolculuk, bir direniş, bir teselli oldu. Yazının tanıklığı söze göre daha inatçı daha sabırlıdır; nitekim söz dağılır bu gökkubede; varlığın bağrına nakşedilen kelam yüzyıllarca anılır. Bu yüzden yazı sadece harfleri kelimeleri yan yana getirmek değil; onlara bir ruh da vermektir. Bir anı sabitlemek, bir duyguyu mühürlemek, bir çağa da şehadet etmek demektir.

Yazmak sadece dış dünyaya şahitlik etmek değildir, iç dünyanın en mahrem sırlarına da tanıklık edip onları sadırdan satıra dökmektir. Satır aralarında gizlenen en içten duygular, umutlar, yaralar, dualar hep yazıyla açığa çıkar. Yazar bu yönüyle kelimeleriyle kendine yol alır, bazen kendini yargılar, bazen kendini arındırır. Sezai Karakoç’un dediği gibi ‘’Yazmak, kendi içimizdeki mağaralara doğru yol almaktır.’’  Nasıl ki bir mağara hem karanlıktır hem bilinmezliğiyle ürperticidir hem de bu özellikleriyle bir cazibe sahibidir. Bunun gibi yazı da karanlık, bilinmez, ürperici olan mağaranın derinliklerinde bir meşale misali, hem bizi aydınlatır hem de aydınlanırız. Ama aynı zamanda içimizdeki mağaraları tanırız. İnsan yazıyla katman katman kendi mağarasının derinliklerine yol alır. Yazdıkça derinleşir kendi mağarasına olan yolculuğu, kendine varır.

‘’Benim için yazmak, varoluşun sancısını azaltmanın en temiz yoludur.’’ demiştir Franz Kafka. Onun bu sözünde benim de yıllardır içimde hissettiğim ama dillendirmeye cesaret edemediğim bir hakikat gizliydi. Varoluş başlı başına bir muamma iken ve yaşamanın sancısını içimizde hissederken, insanın bir dayanak noktası olmalıydı. Bu dayanak noktası her insan için farklı bir şey olabilir. Ama sözün tesirini ruhunda duyanlar için varoluş sancısını azaltmanın en etkili yolu yazıya, kelama tutunmak. Yazı ilk insandan beri ‘’ben burdayım.’’ diyebilmenin en tesirli yolu. Bana göre de yazmak; aslında hayatta olduğunun farkına varmaktır, kendini yaşama katmaktır.

Yıllarca kalemimden uzak kaldım; hayatın getirdiği yükler, sorumluluklar, beklenmedik fırtınalar onunla arama görünmez bir mesafe koydu. Ama bu uzak kalışım, yazıya ve iz bırakmaya olan ihtiyacımı azaltmadı, tam tersine derinleştirdi. Uzun yıllar ayrı düştüğünüz bir dosta sarılmanın heyecanını hissettim kelimelerimle buluştuğumda. Uzun ayrılığın getirdiği uzaklaşma yoktu aramızda ilk günkü sıcaklıkla buluştuk birbirimizle. Yazının koynunda sağalttım yaralarımı. Virginia Woolf’un dediği gibi: ‘’Yazmak bana özgürlük veriyor, çünkü kelimeler arasında kendimi yeniden buluyorum.’’ En sessiz ve meydan okuyucu özgürlük kelimelerden güç alarak kendi varoluşunu haykırmaktır ve kendini tanımaktır.

Bazen yazı karşılıksız bir sevdanın iç çekişidir; bazen de o sevdanın ötesine geçip hakikate yönelen bir pusuladır. Duyguların en derin terennümlerinin bir aracıdır. Yazı, bazen insanın kendi içindeki sessizlikleri açığa çıkarır; bazen de toplumun en gürültülü çağrısını taşır. Fakat hangi biçimiyle ele alırsak alalım yazmak, hep bir tanıklıktır: hem kendi varlığımıza hem çağımıza. Yazmak hem kendi benliğimize hem de çağımıza bir damga vurmaktır ‘’ben varım’’ diye. Ve bir zamana, bir mekana, bir duyguya tanıklık etmektir kendi diliyle, yazı ruhun bir çağrısıdır bu yönüyle...

Oktay Rıfat’ın dediği gibi: ‘’Şairin işi yarasını söylemektir.’’ Belki de yazarın da… Çünkü yazı, insanın en derin yaralarını kelimelere emanet etmesi, onları dönüştürerek bir güzelliğe çevirmesidir. Ve aslında yazının gerçek işlevi şudur: İnsanı insana bağlamak. Birinin kaleminden çıkan bir cümle, başka birinin kalbinde makes bulduğunda yazı amacına ulaşır. Kalpten kalbe gizli bir yoldur yazı…

Kuran’da yer alan kalem suresi de kaleme ve yazıya yemin ederek başlar. Yaradan hep önemli, değerli şeylerin üzerine yemin eder. Bu yemin, insanın kalemle kurduğu bağın sıradan bir iş değil; bir emanet, bir şahitlik olduğunu da hatırlatır. Yazı bu yüzden hem dünyevi hem de uhrevi bir tanıklıktır. Ve belki de en çok bu yüzden yazarız. Yazarken hem unutulmamak, hem de yazının gölgesinde var kalmak için…

Velhasıl biliyorum ki yazmak yalnızca bana değil, okuyan herkese dokunan ortak bir nefes, bir hasbihal, bir yoldaşlık. Biliyorum ki gönülden çıkan her kelam kalbin mahiyetini içinde taşır. Kırık dökük kelimelerimle kurduğum cümlelerim kalbimin de tanığı. Kalem yazının tanığı,  yazı da içinden çıktığı kalbin tanığı. Ve bir gün yazdıklarım başkalarının kalbinde yankı bulursa işte o zaman kalemim de kalbim de gerçek yolunu bulacak ve içim varolmanın huzuruyla dolacak.

Yazının tanıklığıyla kendine yol alanlara selam…

Edebiyatçı- Yazar

Sümeyye Öztaş