YİTİK MONA’YA AĞIT
YİTİK MONA'YA AĞIT
“Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.”
...
1933 Diyarbakır-Ergani doğumlu şairimiz Sezai Karakoç, Türk Edebiyatında müstesna bir yere sahip düşünce ve sanat adamlarımızdandır. O, edebiyatımızın, yazın dünyamızın, fikri hayatımızın en yüksek burçlarından birine adını nakşeden bir şairdir.
Şiirleri, fikri yazıları, hayat hikayesi onun derin düşünce dünyasının ipuçlarını ele verir niteliktedir. Yaşam felsefesini İslami temeller üzerine bina eden şair, sanatını da bu ideali diriltme yolunda kullanmıştır. Şairin edebiyatımızda kendine yer edinen birçok şiirinin yanı sıra hikaye, deneme, düşünce, piyes, fıkra gibi alanlarda da eserleri vardır.
Şairin edebiyatımızda bir klasik haline gelen “Mon(n)a Roza”sı (tek gül) onun hem sanat yapmadaki inceliğini hem de kalbinin en ince hislerini aktarmadaki ustalığını göstermesi bakımından en çarpıcı eserlerindendir.
Bu eserin yazım süreci şairin ta gençlik yıllarına dayanır...
Gençliğinin en başı dumanlı yıllarında bir kız sevdi adı “Mona”. Aşık oldu.
Dert ağlatır aşk söyletir derler ya o türden bir aşk...
Dolup taştı duyguları, sığmaz oldu gönül kabına. Akmaya bir mecra arayan su gibiydi hissettiği duygular. Hislerini harf harf, kelime kelime, cümle cümle akıttı şiirine...
Kalbinin derinliklerinde sakladığı en mahrem sözleri onun için şiir ipine dizdi. Şiirleri çok derin bir ruh zerafetinin, aşktan daha aşkın ve aynı zamanda berrak su kadar dingin adı meçhul aynı zamanda bir o kadar da meşhur bir duygunun sessiz haykırışıydı. Sözlerinin hepsi bir feryat, bir çığlıktı; ama sessiz bir çığlık. Sessizlik, acı ve ümitle yoğurdu şiirlerini. Tek isteği maşuğundan (aşık olunan) bir karşılık, bir iltifat, bir ümit ışığıydı.
Yazdığı şiirleri rica, minnet ve ısrarla sevdiğinin cebine koyuyordu. Belki onun kalbini sarmaşık gibi saran duyguları sevdiğinin kalbine de dokunurdu. Onun kalbini eriten, halden hale sokan aşk belki sevdiğine de misafir olurdu. Belki binbir kıvranmayla yazdığı şiirler onun da gönlünde bir karşılığını bulurdu da davet ederdi onu gönül sarayına...
Heyhât... Sevenin nice emekler sarfettiği uğruna şiirler yazdığı aşkın muhatabı oralı bile olmadı, kayıtsız kaldı.
Hem şiirler, hem şair muhatabı tarafından öksüz bırakıldı, yok sayıldı.
Maşuğun cebine ısrarlarla konan şiirlerin akıbeti meçhuldu. Karşılık bulamamıştı aşkı şairin. Oysa her ikisine de yetecek kadar büyük bir sevda büyütüyordu yüreğinde... Ya da öyle sanmıştı. Yeter zannetmişti; ama yetmemişti. Öbür taraftan muhatabın bahaneleri vardı o da kendinde sırdı...
Şair için muhatab şiirinin bahanesiydi. Şiirin nesnesi ne yaparsa yapsın onun aşkının değerinden bir gram eksilmezdi. Hem aşık da mazurdu bu konuda maşuk da... Kimse böyle yakıcılığını bilip de ateşe atmazdı ya kendini. Kimse de bile bile birini ateşe çağırmazdı...
İşte böyle bir aşk hikayesinin tanığı, şahidi, yoldaşı olarak yazıldı Mona Rosa şiiri.
Şair, hem o dönem hece ölçüsüyle yazılan şiirlerin küçük görülmesi hem de klasik edebiyatımıza “gül, bülbül” edebiyatı diye küçümsenmesine içerlemiş; hem de bahsettiğimiz yüce duygunun sevkiyle Mona Rosa (tek gül) anlamına gelen şiirini yazmıştır. Kendi deyimiyle modern bir Leyla ve Mecnun denemesidir bu şiir.
Şiir hem yazılış tarzı, üslûbu hem de ifade ettiği duyguyla insanların gönlünde tahtını kurmuştur.
Aşkın, kalp ve ruh dışında daha ulvi bir duyguyu haykırdığı şiiri, şairimiz 1952 yılında bir kır gezisinde arkadaşlarına okumuş, üst sınıfından bir arkadaşının bu şiiri alıp “Hisar” dergisi yöneticilerine ulaştırmasıyla şiir herkese ulaşmıştır.
Hem şair hem şiiri herkesin dilindedir artık. Fakat bu şiir ilk yazıldığında yalnızca yazarın bildiği bir sırra sahiptir. Yıllarca dilden dile dolaşan bu sevda şiiri, ilk daktiloyla sonra teksir makinesiyle, sonra da fotokopi makinasıyla çoğaltılarak elden ele dolaşmış, şiirseverlerin bir pınardan kana kana içtiği bir memba olmuştur.
Şiir ancak 2000’li yılların başında bir kitapta kendine yer bulmuştur. Mona Rosa’nın sırrı Hisar dergisi kapatıldıktan sonra orada eseri yayınlananların bir piknikte buluşmasıyla açığa çıkmıştır. Piknikte Sezai Karakoç’un arkadaşı da bulunmaktadır ve daha önce Karakoç bu şiirde bir akrostiş olduğunu ağzından kaçırmıştır. Bu sırrı orada açık eden arkadaşı şiir ve şair hakkında birçok rivayetin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Şiirin her kıtasının ilk harflerinin, şairin sevdasını fısıldamasıyla meçhul aşkın öznesi meşhur olmuştur artık...
Yazdığı şiirin her kıtasının baş harfleri onun sevdasına götürmüştür meraklılarını. Sezai Karakoç’un sır olan Mona’sı “Muazzez Akkaya'm” artık herkes tarafından aşikârdır.
İşin meraklıları bu ismi araştırınca, bu ismin Karakoç’un üniversitede sınıf arkadaşı olduğu ve şiirde söylediği gibi “muhacir kızı” olduğu ortaya çıkmıştır. Ve şairin bu aşkın ilhamıyla bu şiiri ve başka şiirleri de yazdığı herkes tarafından öğrenilmiştir. Böylece modern bir efsaneye dönüşen bu aşkın kapıları aralanmıştır. Aşka dokunan her şeyin onunla bir anlam kazanması gibi bu şiir de bu şekilde ölümsüzlük kazanmıştır. İşin ilginci bu durum Sezai Karakoç’a pek sorulmamış, bu aşk konusunda çeşitli rivayetler üretilmiştir.
Bundan rahatsız olan şair dizelerin yerini değiştirerek bu akrostişin bozulmasını sağlamıştır.
Şair aldığı önlemle belki şiirdeki üç beş değişiklikle meçhul Mona’yı yok etmiştir; ama insan yanı kalbinden de söküp atabilmiş midir bilinmez...
Bunun tanığı kalbiyle Rabbidir.
Zamanında aşkına karşılık bulamayan şair kalbine çöken hüzün yumağını, kalbi yaralarını, gönül derdini bu aşkın sahibine yönelerek sağaltmıştır. Aşkı, kalp ve ruhun dışında daha ulvi bir varlığa yönelmesiyle mecrasını bulmuştur. Fuzûlî’nin diliyle;
“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip.’’ (Aşk derdiyle hoşnudum ey doktor! Bana ilaç verme) Derdi artık onun dermanı olmuş, o derdin dermanında mecazi sevgiliden hakiki sevgiliye yönelmiştir. Artık Leyla'nın mecazi aşkından geçerek Mevla’ya yol almıştır. Gerçek aşka ulaşmada bir durak olmuştur onun için Mona. Gönlünün pusulasını Hakk’a çevirerek, kalbini yakıp kül ederek olgunlaştırmıştır.
O gençlik aşkına hem ilhamına “Anla Mona ben öteliyim.’’ diyerek baki bir sevgiye ve sevgiliye bağlandığını da ifade etmişti.
Maddeden manaya, mecazdan hakikate eren şair “ballar balını bulmuş”tu. Onun bu latif, nazik, hisli aşk macerasında yeni bir diriliş ruhu kendini hissettirmişti. Doğunun yedinci oğlu olan şair yeni bir medeniyet inşa sürecinin fikir babası olmuştu. Artık bu şair memleketinde yeni bir “diriliş” nefhasının mimarlarından biri haline gelmişti.
Her ne kadar fikri yönüyle insanları etkilese de neticede o da etten kemikten bir insandı. Aşktan yana yarası kabuk bağlasa da ara sıra kanamaktaydı.
İnsan yanı hep içine ağlamaktaydı...
İlk aşk unutulur muydu?
İçi kan ağlarken susabilmek onun için zorlardan zor olsa da derdini bu aşkın sahibine anlatmaktaydı. Kalbiyle aklını eş edemeyen şair ruhu maveralarda gezinmesine rağmen gönlünü bu sevdanın pençesinden ne kadar kurtarabilmiştir bilinmez. Ama Mona’sı bir yuva kurup, çocuklarını yetiştirmesine rağmen şairin koca bir ömrü tek başına geçirmesi nedeniyle, ilk aşkına ihaneti aklına bile getirmediği söylenebilir.
Söylediklerimizin hepsi zandan öteye geçen bahisler değildir...
Ruhu ötelere kanatlanmadan üç ay önce meçhul aynı zamanda meşhur gençlik aşkı Mona’yı bir sokakta gören ve gözlerinin içine son bir kez dikkatle bakan şaire belki de dünya gözüyle adına şiirler yazdığı Mona’yı görmek Rabbi tarafından bir hediye olmuştur.
‘’Bir bakışın ölmem için yetecek.’’ diye şiirler dizdiği Mona’nın bu bakışını şair tanıyabilmiş miydi? Yoksa bir yabancıyla tesadüfi bir göz göze gelme hadisesi miydi? Bunu da bilme imkanımız yok.
Bakışı yine ona mahrem kalmıştır. Şahidi artık öteli...
Bu karşılaşmada şairin duyguları bir sır; ama “Mona” yine aynıdır. Tanımamıştır...
“Açmamış pencerelerini perdelerini çekmiştir.’’ Hatırlamamıştır. Hatırlasa belki bir çay, bir kahve ikramında bulunacaktır Muazzez Hanım. Öyle söylemiştir röportajında.
Bu olaydan üç ay sonra 16 Kasım 2021’de şair daha önce yazdığı ve
‘’Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim’'
Allah’a duyulan özlemin bir çığ gibi büyüdüğü şiirdeki asıl ‘’sevgiliye’’ kavuşmuştur.
Ne anlattığımız Sezai Karakoç’un gerçek hisleri ne hikayemiz tam anlamıyla onun hikayesi. Bu duyguların asıl membaı onun kalbi... Biz ne dersek diyelim hem eksik hem yanlış. Onun yaşadıkları kendisiyle asıl ‘’sevgilisi’’ arasında kalmış...
Ve
’’Saat on ikidir söndü lambalar.’’
...
Anlatılan her şeydeki tek ve tam gerçek şairin başyapıtlarından olan Mona Rosa şiiri.
Ve bu şiirin dokunduğu yürekler.
Şiir aşktan daha aşkın bir kavramı, coşkun bir duyguyu derin bir ruh zerafeti ve letafetiyle anlatıyordu.
Bu şiir okuyanı öyle sarıp sarmalıyor ki herkes kimsesiz bir mezar taşı başında kendi yitik Mona’sını hatırlayıp, içli içli kendi kaybedişine ağlıyordu sanki.
Ya da kendi gönlünden kopup gelen; ama kelimelere sığmayan o yakıcı duygularını ‘Mona’nın dilinden muhatabına anlatıyordu. Ama her ne olursa olsun bu şiir yolu aşka uğrayan herkesin kendini ifade etme aracı olmuştu.
Bu şiir artık onu sahiplenen herkesin kalbinin tercümanıydı.
Yitik Mona’nın ağıdı
kalbi kırıkların bir destanıydı.
Bu öyle bir aşk hikayesiydi ki dizelerinde aşk bile yanıp kül olmuştu...
(Mona Rosa şiirini merhum Sacit Onan’dan dinlemeniz tavsiyemdir.
İkisinin ruhuna da rahmetle...)
Edebiyatçı-Yazar
Sümeyye Öztaş