Son Dakika

Yol, Dua ve Şifa

Yol, Dua ve Şifa

Gel biraz dertleşelim seninle... Şöyle karşılıklı oturmuş, sıcak bir kahve yudumluyormuşuz gibi, kalpten kalbe konuşalım.

Etrafına bir baksana; hepimiz delice bir koşuşturmanın içindeyiz. Sabahları uykulu gözlerle yetişmeye çalıştığımız o mesailer, plazalardaki bitmek bilmeyen rekabetler, sosyal medyada birkaç beğeni uğruna büründüğümüz o sahte neşeler... Hep bir şeylerin peşindeyiz, değil mi? Ama ne garip, koştukça yoruluyor, kazandıkça eksiliyoruz. Bir buhranın, derin bir tatminsizliğin tam ortasındayız.

Sence neden böyle oldu? Ben söyleyeyim: Çünkü bizi en zayıf yerimizden yakaladılar. Bir insanı ele geçirmek, ona zor kullanmakla başlamaz ki... Onun vazgeçemediği şeyi bulmakla başlar. Para, makam, takdir edilme arzusu, o hiç bitmeyen gelecek korkusu, intikam ya da körü körü bağlandığımız aşklar... Şu hayatta hangisine en çok bağlandıysan, bil ki en büyük prangan da odur. Kartvizitlerimiz büyüdükçe ruhumuzun daralması, cüzdanlarımız doldukça içimizdeki o dipsiz kuyunun derinleşmesi bundandır.

Bak, asırlar öncesinden ruhumuza dokunan Gautama Buddha tam da bu yaraya parmak basıyor:

"Acı, arzudan doğar. Tutkulardan vazgeçtiğin an, en büyük güç ve özgürlük senindir."

Peki, bu çıkmazın, bu ruh daralmasının şifası nerede? İlacı aslında çok uzakta aramaya gerek yok; kalbimizin tam içinde, unuttuğumuz o güven duygusunda. İnsan Rabbine gerçekten güvendikçe, henüz o çok istediği şeye kavuşmadan da mutlu olabileceğini öğreniyor. O an fark ediyorsun ki gerçek mutluluk, varılacak o lüks menzilde, o zirve koltuğunda değil; güvenle yürüyebildiğin yolun ta kendisinde. Çünkü huzur, hep daha fazlasını elde ettiğin sonucun içinde değil; kadere teslimiyetin o sıcacık kollarındadır.

Bak, Kur'ân-ı Kerim her gün binbir kaygıyla sarsılan kalbimize nasıl bir şifa üflüyor:

“Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra'd Suresi, 28)

Biz hep mutluluğu "bir sonraki" istasyonda arıyoruz. "Şu okul bitsin, şu kadar maaşım olsun, şu evi alayım, o zaman mutlu olacağım" diyoruz. Hayat biter, o "o zaman" hiç gelmez. Oysa kim dua ederse, mutluluğu öyle uzak ve belirsiz bir gelecekte aramaz. Onu daha yolun üzerinde, tam da "şimdi" bulur. Çünkü dua, sadece bir dilek listesi verip sonucu beklemek değildir sevgili dostum; dua, yürürken kalbini O’nun huzuruyla doldurmaktır. Yalnız olmadığını bilmektir.

Hani geceleri uykunu kaçıran, "Yarın ne olacağım?" dedirten o hırsların var ya... Hz. İsa (a.s.) sanki bugün seninle konuşuyormuş gibi ne güzel fısıldıyor kulağımıza:

"Yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter."

Modern zamanların o baş döndüren hızına karşı Osho da aynı ilacı önümüze koyuyor aslında:

"Yolculuğun kendisi hedeftir. Varılacak bir yer yok, sadece kutlanacak bir an var."

Bu ilacı ruhuna bir kez içirdiğinde, içinde mucizevi bir şey olmaya başlayacak. Bakışın genişleyecek. O zaman o her gün canını sıkan iş yeri dedikoduları, Linkedln’deki o sahte övgü yarışları, küçük hesaplar, makam kavgaları sana o kadar yabancı, o kadar boş gelecek ki... Çünkü insanın ufku büyüdükçe, eskiden hayatın merkezi sandığı o devasa dertler gözünde küçülür, erir gider. Şuurun yükseldikçe artık ilgilendiğin şeyler değişir. Bir zamanlar zihnini felç eden o anlamsız kavgalar artık seni yormaya başlar. Neden biliyor musun? Çünkü kalp, daha büyük hakikatlere, sonsuzluğa yöneldiğinde artık dünyanın o daracık kalıplarına sığamaz.

Büyük mutasavvıf İbn-i Arabî, kalbin bu muazzam genişliğini ne güzel anlatır:

"Kalbim her surete bürünme yeteneğine sahip oldu: Ceylanların otlağı, rahiplerin manastırı, putların tapınağı ve Kabe..."

Sonsuz deryaları tatmış bir ruh, bir makam koltuğu için başkalarının üstüne basar mı hiç? Bak, koca şair Fuzûlî de dünyayı yutmak isteyen ama ruhu hep aç kalan insana gerçeği nasıl gösteriyor:

"Cihan bağında insan bir şecerdir, meyvesi irfan, Gönül mülkünü mamur eyleyen, dünyayı terk eyler."

Belki fark etmişsindir; insan olgunlaştıkça, içsel buhranlarını teslimiyetle aştıkça biraz yalnızlaşıyor. Pek çok konuda kabuğuna çekiliyor, insanlardan uzaklaşıyor, daha az konuşuyor. Seni böyle görenler "kibirli" diyebilir, aldırma. Bu daralma kibirden değil; gözlerinin artık o ucuz vitrinlere, ekran sahteliklerine değil, başka bir ufka, kalıcı olana alışmış olmasındandır.

Hani Hz. Musa (a.s.) Tur Dağı’na çıkıp o ilahi kelamı duyduğunda, aşağıda kalan kavminin altın buzağı (yani para ve güç) peşindeki kavgalarını görünce ne kadar üzülmüştü... Dünyanın bu geçici bir illüzyon olduğunu anlayan insanın, artık bu hırslarla davası biter.

Sözü, kalbimizi ferahlatacak o büyük deha Farabi’nin cümlesiyle bağlayalım istersen:

"Erdemlerin en büyüğü, insanın kendi zihnini ve ruhunu en yüksek hakikate ulaştırmasıdır. Bu mertebeye ulaşan unvanlara, alkışlara ve küçük menfaatlere ihtiyaç duymaz."

İşte böyle dostum... İlaç elimizde. Adına dünya denen bu gürültülü panayırda kaybolmak istemiyorsan; hırsı, doymak bilmeyen arzuları o gürültünün içinde bırak. Yönünü Yaradan’a dön, duana tutun ve kaderine güvenle teslim ol. Huzur tam da o teslimiyetin başladığı yerde seni bekliyor.

"Dünya ne kadar gürültülü olursa olsun; insan, hırslarını kıyıya bıraktığı an kendi içindeki o derin sessizliği ve asıl zenginliği bulur. Unutma; menzil bir illüzyondur, şifa ise sadece yoldadır."

 Yazar Soner Atabek

soneratabek@bilgigazetesi.org