Son Dakika

YOL VE ÇİLE

YOL VE ÇİLE

İnsan çıktığı her yolculukta yanına azık alır. Yolunu kolaylaştıracak yarenleri seçer, yükünü hafifletmeye çalışır. Kimse uzun bir yola zorlukları talep ederek çıkmaz. İnsan tabiatı gereği rahatı sever; gölgelik yerleri, düz yolları, sakin havaları ister. Önünü görmek, istediğine kolayca ermek, kısa sürede menzile varmak ister.

Fakat hayatın yolu çoğu zaman insanın arzu ettiği şekilde ilerlemez. Çünkü bazı hakikatler ancak zorlukların içinden geçerek görünür hâle gelir.

Bazen yol uzar.

Bazen fırtınalar çıkar yoluna.

Bazen omzundaki yük taşınmayacak hâle gelir.

Bazen de yürüdüğü yolun neden bu kadar sarp olduğunu anlayamaz. Payına düşenin neden bu kadar ağır olduğunu kavrayamaz.

İşte o zaman karşısına bir kelime çıkar: Çile.

İnsan bu kelimeyi duyduğunda çoğu zaman acıyı hatırlar. Oysa çile yalnızca acı değildir. Ve türlü türlü yüzlere sahiptir. Her insan aynı yerden sınanmaz. Kiminin yükü yokluktur, kimininki varlık. Kiminin çilesi beklemek, kimininki vazgeçmek. Kiminin sınavı yalnızlık, kimininki kalabalıkların ortasında anlaşılamamaktır.  

Kur’an kıssalarına bakıldığında da insanın tek tip imtihana tabi tutulmadığı görülür.

Kimi evlatsızlıkla sınanır.

Hz. Zekeriyya yıllarca evlat hasreti çekti. Yaşı ilerledi, saçlarına aklar düştü; fakat duasından vazgeçmedi. İnsan bazen istediği şeye hemen kavuşamamakla sınanır. Beklemek de bir çiledir. Ama bu mahrumiyetin içinde umudu diri tutabilmek, çilenin meyvesidir.

Kimi ise evlatla sınanır.

Hz. İbrahim için yıllar süren hasretin ardından gelen İsmail, bir nimet olduğu kadar bir imtihandı da. İnsan bazen sahip olamadıklarıyla değil, en çok sevdikleriyle sınanır. Çünkü bazı sevgiler insanın içinde öyle derin kök salar ki Allah, kuluna o sevginin mi yoksa kendisinin mi daha önde olduğunu sorar.

Fakat burada sınanan yalnızca İbrahim değildi.

Hz. İsmail de hayatıyla sınanmıştı. Henüz hayatının baharında, kendisi hakkında verilen ilahi emrin ağırlığıyla baş başa kalmıştı. Ve teslimiyetin en zarif cümlelerinden biri onun dilinden döküldü:

‘’Babacığım, emrolunduğun şeyi yap.’’

Bazı çileler insanın sabrını, bazıları ise teslimiyetini ortaya çıkarır.

Kimi insan iftirayla sınanır.

Hz. Yusuf kuyulara atıldı, köle pazarlarında satıldı. İşlemediği bir suçtan dolayı zindana gönderildi.

Hz. Meryem ise tertemiz bir iffetin sahibi olmasına rağmen yok olmak isteyeceği kadar ağır ithamlara maruz kaldı. Payına kocaman bir sükût düştü.

İnsan bazen yaptığı yanlışlarla değil, yapmadığı şeylerin suçlamasının altında ezilir. Kendisini anlatamadığı, haklı olduğu halde diline mühür vurduğu zamanlar da olur. İşte iftira da insanın en ağır çilelerinden biridir. Çünkü insan bir malı kaybolduğunda yerine yenisi gelir; fakat zedelenen onurun yarası uzun süre kalbe yük olur.

Kimi hastalıkla sınanır.

Hz. Eyyûb’un bedenine, malına ve sevdiklerine imtihan ağır bir şekilde uğradı. Fakat onun kıssasında dikkat çeken şey, musibetin büyüklüğünden çok Rabbine karşı koruduğu edeptir. Çünkü bazen çile, insanın elindekilerin alınması değildir; mahrumiyetlerine rağmen kalbinde neyi muhafaza ettiğidir.

Kimi hakikati söylemenin bedeliyle sınanır.

Hz. Yahya doğruluktan vazgeçmedi. Bedeli ağır olsa da hakikat gömleğini üzerinden çıkarmadı. İnsan bazen rahatını korumakla doğruyu savunmak arasında bırakılır. İşte o zaman ortaya çıkan şey yalnızca karakter değil, insanın inancının da ölçüsüdür.

Hz. İbrahim’in putlara karşı gösterdiği tavır sonucunda ateşle imtihanı da hakikatin yanında durmanın ağır imtihanlarından birisidir.

Kimi insan özlemle sınanır.

Hz. Yakub’un çilesi ayrılıktı. Yıllarca oğlundan haber alamadı. Bir baba için evladının yokluğu kadar ağır kaç yük vardır? Günler geçti, mevsimler değişti; fakat kalbindeki hasret dinmedi. Öyle ki gözleri ağlamaktan ferini kaybetti.

Onun kıssasında insanı hayrete düşüren şey, özlemin büyüklüğü değil; umudunun tükenmemesidir. Nitekim Yusuf’un gömleği geldiğinde oğlunun kokusunu duyduğunu söylemesi bunun delilidir.

Çünkü bazı çileler kavuşamamaktır.

Bazı çileler ise kavuşacağına dair inancı kaybetmeden bekleme dirayetini gösterebilmektir.

İnsan bazen hayatında yarım kalan şeylerin yasını tutar. Kaybettiği bir insanın, yarım bir hayalin, ulaşamadığı bir arzunun hasretini taşır. İşte o zaman Hz. Yakup’un sabrı, özlemin de bir kulluk hâli olabileceğini gösterir.

Kimi insan yalnızlıkla ve yanlış anlaşılmakla sınanır.

Hz. İsa’nın hayatında da bunun izleri görülür. O, insanları hakikate çağırdı; fakat hakkında sayısız söz söylendi. Kimi onu inkâr etti, kimi ise ilah kabul etti. İnsan bazen düşmanlarının sözleriyle değil, dostlarının aşırılıklarıyla da sınanır.

Yanlış anlaşılmak da bir çiledir.

Kendi hakikatinin başkalarının dar bakışları arasında kaybolduğunu görmek…

Söylediklerinden çok hakkında söylenen isabetsiz sözlerle anılmak…

İnsanlık çoğu zaman buna benzer yalnızlık yaşar. Kalabalıkların içinde konuşur; fakat anlaşılmadığını hisseder. İnsan bazen sesini duyuramadığı için değil, sesinin başka şekillere büründürülmesi yüzünden yorulur.

Kimi insan ise insanlarla sınanır.

Hz. Musa’nın çilesi yalnızca Firavun değildi.

Belki de daha ağır olanı, uğruna mücadele ettiği kavmin tavrıydı. Onları zulümden kurtarmak için çabaladı; fakat sık sık itirazla, nankörlükle ve güvensizlikle karşılaştı. Deniz yarıldı, birçok mucize gösterildi; yine de şikâyet son bulmadı. Ardından yıllar süren bir çöl yolculuğu başladı.

Bazen insanı yoran mesafe değil, omuz omuza yürüdüğü insanların yüküdür. İyilik yaptığı kişiler tarafından anlaşılmamak… Emek verdiği insanların nankörlükleriyle karşılaşmak… Her şeye rağmen yeniden anlatmak, yeniden sabretmek, yeniden yürümek…

Hz. Musa’nın çilesi bize şunu hatırlatır:

Bazı yolların zorluğu yolun kendisinden değil, birlikte yürüdüğümüz insanlardan gelir. Ve bazen insanın en büyük sabrı, karşısındaki engellere değil; yanında yürüyenlere karşı gösterdiği sabırdır.

Bütün bu kıssalara birlikte bakıldığında dikkat çeken bir hakikat vardır:

Hiçbir peygamber çilesiz bırakılmamıştır.

Çünkü çile yalnızca sabrın değil, inşanın da vesilesidir. İnsan rahatlık içinde yaşarken kim olduğunun farkında değildir; fakat kim olduğu çoğu zaman ancak zor zamanlarda ortaya çıkar. Hani derler ya:

 ‘’Cevher harda, insan darda işlenir.’’

Çilenin şekli değişse de hakikati değişmez. Kimi insan özlemle, kimi kavuşmayla sınanır.

Kimi yalnızlıkla, kimi kalabalıklarla…

Kimi hastalıkla, kimi sağlıkla…

Kimi insanlarla, kimi de kendi nefsiyle…

Kimi darlıkla, kimi varlıkla…

Bugün de insan farklı değildir. Her çağın kendine mahsus imtihanları vardır. Değişen yalnızca çilenin suretidir.

Tasavvuf ehli çileyi yalnızca başa gelen sıkıntı olarak görmemiştir. Onlar için çile, nefsin terbiye edilmesidir. Kırk günlük halvete çekilen derviş de, geceleri ibadetle geçiren arif de, inzivaya çekilen derin ruhlar da, aslında aynı hakikatin peşindedir: Kendini aşabilmek.

Çünkü insanın en büyük mücadelesi çoğu zaman dışındaki düşmanlarla değil, içindeki nefisle olur. İnsan gücünü, sabrını, teslimiyetini ve samimiyetini en çok zor zamanlarda görür. Çile, insanın gizli taraflarını ayan eden bir aynaya dönüşür.

‘’Çilesini çekmediğin şey senin değildir.’’

Çilesi çekilmeyen bilgi hikmete dönüşmez. İmtihan edilmeyen sevgi derinlere kök salamaz. Zorluk göğüslenmeyen arkadaşlık dostluğa erişmez. Emek edilmeyen hakikat insanın ruhuna yerleşmez. Çünkü insan ancak bedel ödediği şeyle gerçek bir bağ kurabilir. Çile bazen sahip olmanın değil, aidiyetin bedelidir.

Necip Fazıl’ın eserine ‘’Çile’’ adını vermesi boşuna değildir. Onun çilesi, dışarıdaki sıkıntılardan çok kendi hakikatini arama sancısıdır. Bazı insanlar ekmek derdinin, bazıları hastalığın, bazıları yalnızlığın çilesini çeker. Bazıları ise hakikatin. Şair işte böyle bir hakikatin etrafında dolanmıştır.

Ve yıllar boyunca kaleminden dökülen mısralar, insanın kendi içindeki fırtınalarla mücadelesini anlatır. Nitekim Çile şiirinde şöyle der.

‘’Anladım işi, sanat Allah’ı anmakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.’’

Bu arayış kolay değildir. Çünkü insan hakikati ararken önce kendi karanlığından geçer. Kendi eksikliğiyle, acziyle ve yaralarıyla yüzleşir.

Fakat burada unutulmaması gereken bir şey vardır: Çilenin kendisi amaç değildir. İnsan acı çekmek için yaşamaz. Çile, insanı olgunlaştıran bir vesiledir. Nasıl ki toprağa düşen tohum karanlığın içinde çatlayarak filiz verirse, insan da bazen en çok çile çektiği yerden büyür.

Belki de ilahi rahmet her zaman nimet şeklinde gelmez.

Fakat yıllar sonra dönüp bakıldığında insan şunu fark eder: Kendisini değiştiren şey, yaşadığı rahat günler değil; sabırla göğsünde yumuşattığı çileler olmuştur.

Çünkü çile yalnızca canı yakmaz. İnsanı yoğurur, mayalar ve hakikate hazırlar. İnsan ancak uğruna sabrettiği şeye gerçekten sahip olur. Ve günü geldiğinde fark eder ki çilesiz bir hayat insanı büyütmez. İnsan onu taşımayı öğrendiğinde büyür.

Çünkü bazı yaralar insanı dağıtmaz.

Bazı yükler insanı ezmez.

Bazı çileler insanı tüketmez. Bilakis… İnsanı kendine getirir. Ve belki de çile, ilk başta acı gibi görünse de hakikatte insanın özünü ortaya çıkaran ilahi bir rahmet darbesi olur.

Yol boyunca karşımıza çıkan çilelerin altında ezilmeden, onların hikmetini görebilenlerden olmak dileği ile…

Sümeyye Öztaş