YOL VE KÖR NOKTA
YOL VE KÖR NOKTA
İnsan doğduğu andan itibaren dünyaya kendi penceresinden bakmaya başlar. Her şeyi kendi gözüne göre değerlendirir. Büyüdükçe inançları, koşullanmaları ve gerçekleri katılaşmaya başlar. Oysa dış dünya sandığı kadar mutlak değildir. İnsan çoğu zaman gördüğü dünyayı değil, zihninin ona yüklediği anlamları yaşar.
Araba kullanırken aynalar yolu gösterir; ama hiçbir ayna kör noktayı göstermez. İnsan en büyük kazaları çoğu zaman baktığını sandığı yerde değil, göremediği yerde yaşar. Ruhun da böyle bir kör noktası vardır. İnsan dünyayı seyre dalar, başkalarını kendi terazisinde tartar, haklıyı haksızı ayırır; ama sıra kendi nefsine gelince aynı açıklıkla göremez. Çünkü nefis yalnızca gerçeği görmek istemez; kendisi hakkında kuruduğu hikâyeyi de korumak ister. Bu yüzden hakikatten önce kendi savunmasını yapar.
İnsan yola çıkar. Biraz yürüdükten sonra geride kaldığını düşündüğü manzaraya çıkar yolu. İnsanlar değişir, şehirler değişir, mevsimler değişir. Yıllar geçer, saçlarına aklar düşer, kalbi türlü türlü imtihanların içinden geçer. Yüzündeki çizgiler, gözündeki perdeler, yoldaki izler değişse de bakar ki aynı yerde durmaktadır. Yolu hep aynı yere çıkmaktadır.
Aynı korkuların içine.
Aynı hataların eşiğine.
Aynı çıkmazların ortasına…
Çünkü bazı yollar dışarıda değil, insanın içinde döner durur.
Hayatın en şaşırtıcı taraflarından biri budur. İnsan yolunu değiştirir, farklı yollara sapar; ama vardığı yer aynıdır. Başına gelenlerin değişmesini ister; fakat onlara sebep olan şeyleri değiştirmek istemez. Bu yüzden kader farklı sahneler kurar, yeni dekorlar ekler; fakat sahnedeki oyun hep aynıdır. İnsan aynı dersi öğrenemedikçe döngü devam eder.
Belki de bu yüzden Kur’an’da kıssalar ve öğütler tekrar tekrar anlatılır. Çünkü isimler, çağlar, mekânlar, kavimler değişse de insanın zaafları büyük ölçüde aynıdır.
Kibir tekrar eder.
Hırs tekrar eder.
Korku tekrar eder.
İnat ve inkâr tekrar eder.
Ve insan çoğu zaman yeni bir sayfa açtığını zannederken eski sayfanın üzerinde karalamaya devam eder. Yerinde sayar. Eski benliğinin, alışkanlıklarının ve korkularının esaretinden kurtulmaya cesaret edemez.
Kur’an’da birçok kavmin peygamberlere karşı ortak bir cevabı vardır:
‘’Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.’’ (Bakara/170)
İlk bakışta bu savunma bir gelenek bağlılığı olarak görülür. Oysa meselenin özü bundan çok derindir. Çünkü insan yalnızca atalarının inancına değil; alıştığı düşünceye, süregeldiği hayata ve tutunduğu benliğine de bağlanır. Bazen savunduğu şey hakikat değil, alışkanlıklarının güvenidir. İnsan çoğu zaman hakikati değil, kendisini yıllardır taşıyan hikâyeyi savunur.
Hakikat geldiğinde insanın önünde iki yol belirir:
Ya değişecektir.
Ya da bildiği dünyaya tutunup yeniyi reddedecektir.
İnsan çoğu zaman ikinciyi seçer. Çünkü tanıdığı yanlış, tanımadığı doğrudan daha güvenli görünür.
Doğduğunda kafesle karşılaşan kuş için en güvenli yer bulunduğu kafestir. Ona gökyüzünden ve özgürlükten bahsederseniz içindeki korkuyu ortaya çıkarırsınız. Uzun süre kafeste yaşayan bazı kuşlar kapı açılsa bile dışarı çıkmakta tereddüt eder. Çünkü uzun süren esaret bile bir çeşit güven hissi verir. Bilinmeyen özgürlük, bilinen tutsaklıktan daha ürkütücü gelebilir. İnsan da alıştığı düşüncelerin, bildiği hayatın, aşina olduğu benliğin içinde yaşarken onlardan şikâyet edebilir; fakat o kafes açıldığında dışarı çıkmakta zorlanır. Çünkü insan bazen zincirlerinden değil, zincirsiz kalmaktan korkar.
Belki de ‘’Atalarımızın yoluna uyarız.’’ sözü sadece geçmişe bağlılığın değil; insanın değişim korkusunun da ifadesidir.
Bu yüzden birçok insan hakikati göremediği için değil, gördüğü hakikatin kendisinden talep edeceği dönüşümden korktuğu için ona sırt çevirir. Çünkü değişmek yalnızca yeni bir şey öğrenmek değildir. Eski benliğin ölmesini de göze almaktır. Oysa insan kendi gerçeğinin karşısında başka bir gerçeklikle yüzleştiğinde yaşadığı içsel gerilim onu yeniliği reddetmeye götürür. Çünkü nefis kendi yanlışını itiraf etmez; tam tersi her şey için yeni kılıflar uydurmakta pek mahirdir.
Hz. Musa’nın kıssasında da bunun izlerini görürüz.
Firavun’un zulmü altında ezilen İsrailoğulları yıllarca kurtuluş beklediler. Darlıkta Rabbine yalvaran bu topluluk, kurtuluşa erdiğinde ise eski alışkanlıklarını geride bırakmakta zorlandı.
Deniz yarıldı, Firavun suya gömüldü, önlerinde özgürlüğe açılan bir yol belirdi. Nice mucizelere şahit oldular; fakat buna rağmen eski düşünce kalıplarını terk edemediler. Hatta bir peygambere, ‘’Sen git Rabbinle birlikte savaş.’’ diyebilecek kadar değişimden uzaklaştılar. Bedenleri Mısır’dan çıkmıştı; fakat Mısır henüz zihinlerinden çıkmamıştı.
Çünkü insan bazen kurtulmak ister; fakat dönüşmek istemez. Oysa hakikat sadece zincirleri kırmak için değil, insanı değiştirmek ve kabuğunu çatlatmak için gelir.
İşte döngü burada başlar.
İnsan aynı yanlışa tekrar döner. Aynı korkuya boyun büker. Aynı bahanenin arkasına gizlenir.
Ve zaman geçtikçe ve yollar uzadıkça bunu kader zannetmeye başlar.
Oysa her döngü biraz da öğrenilmeyi bekleyen bir derstir. İnsan dersi öğrenemediğinde hayat aynı soruyu farklı şekillerde sormaya devam eder.
İnsan görmek istemediği kör noktayı tekrar yaşar. Yüzleşmediği gerçeklik bir gün yeniden yoluna çıkar. Anlamadığı ders başka bir surette önüne gelir. Bu yüzden hayatın önümüze çıkardığı aynı yol, çoğu zaman yeni bir hakikat değil; unuttuğumuz eski bir hakikattir.
Belki de hakikat dediğimiz şey yeni bir şey öğrenmek değildir.
Belki de hakikat, sahnede olduğunu fark eden oyuncunun ilk kez seyirci koltuğuna oturup, oyunu ve oyuncuyu başka bir gözle izlemeye başlamasıdır.
İnsan başkalarının kusurlarını net bir şekilde görebilir.
Başkalarının açmazlarını fark edebilir.
Başkalarının düştüğü hataları sayabilir.
Fakat göz her şeyi gördüğü hâlde kendisini göremez. İşte insanın en büyük kör noktası kendisidir. Bu yüzden yolun en zor kısmı dışarıdaki dağları, taşları, engebeleri aşmak değildir.
İnsanın kendi içine bakabilmesidir.
Kendi bahanelerini fark edebilmesidir.
Kendi putlarından haberdar olabilmesidir.
Çünkü bazen Firavun dışarıda değil, içeridedir.
Bazen insanın en büyük engeli dışarıdaki duvar değil, kendi içinde inşa ettiği şartlanmışlıklardır.
Ve belki de insanın en büyük döngüsü aynı olayları yaşaması değildir. En büyük döngü, hakikat kendini her hatırlatmaya çalıştığında eski benliğine geri dönmesidir.
Yolun aydınlık bir noktasında insan şunu fark eder:
Döngüler kader değildir. Öğrenilmeyi bekleyen derslerdir. İnsan kendisine karşı dürüst olabildiğinde, kendi kör noktasını görebildiğinde ve hakikatin çarpıcı çağrısına kulak verebildiğinde döngü kırılmaya başlar.
Çünkü bazı yollar yürüyerek bitmez. Bazı yollar ancak değişerek aşılır. Ve belki de insanın gerçek yolculuğu, yeni bir yere varmak değil: her seferinde eski benliğine sığınma alışkanlığından vazgeçebilmektir.
Yolda yürürken sürekli aynı sapaklara varanlardan değil; her dem yeniden yola revan olabilenlerden olmak dileğiyle…
Sümeyye Öztaş