Son Dakika

YOL VE RÜZGÂR

YOL VE RÜZGÂR

‘’Bağ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz.

Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmüşüz.’’

(Biz, dünya bahçesinin hem güzünü hem baharını görmüşüz. Biz sevincin de kederin de (yaşandığı) günleri görmüşüz.)

Hayat, insana tekdüze akış sunmaz. Onu tek bir hâl ile sınamaz. Ne sürekli devam eden bahar vardır ne de hazan ebedidir. İnsan sevinci de görür kederi de; huzuru da yaşar sarsıntıyı da. Sürur ile yoldaş olur, gam ile de sırdaş. Ve bütün bu hâller, çoğu zaman bir rüzgâr misali gelip geçer.

 İnsan bir yola çıktığında, çoğu zaman sadece azığını ve yürümeyi düşünür; ama rüzgârı hesaba katmaz. Oysa yol kadar rüzgâr da bu yolculuğun tabi bir parçasıdır. Hatta çoğu zaman yolun ve yolcunun gerçek yüzü,  ancak rüzgârla karşılaştığında ortaya çıkar.

Rüzgâr…

Bazen ansızın kopan bir fırtına misali insanı derinden sarsar. Bazen hafif bir esinti gibi sadece yönünü değiştirir. Bazen önüne geçer, bazen arkasından iter. Ama her hâliyle insanın yürüyüşüne dokunur; bazen yönünü, bazen yüreğini değiştirir.

İnsan yolunu seçebilir; fakat rüzgârı seçemez.

Hayatta karşılaşılan imtihanlar da böyledir. İnsan ne zaman, nerede ve nasıl bir sınavla karşılaşacağını bilemez. Çoğu zaman hiç beklemediği bir zaman ve şekilde hayatının yönü değişir. Bazen en sağlam sandığı yerin zayıflığıyla yüzleşir. Ve çoğu kez imtihan, insana en dirençli ve emin olduğu yerden verilir. İşte o anlarda insan, yürüdüğü yolun, aradığı menzilin, hatta kendi benliğinin bile ne kadar kendine ait olduğunu tartma fırsatını bulur.

İşte tam bu noktada insanın zihni bir beklenti kurar:

Her şeyin daha düzenli, daha güvenli, daha öngörülebilir olması gerektiğine inanır. Sanki yol, düz ve rüzgârsız olmalıymış gibi…

Oysa hakikat çoğu zaman bu beklentinin aksine işler.

Şairin dediği gibi:

‘’Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar…’’

Belki de insanın en büyük yanılgısı, rüzgârın esmesi değil; böyle bir diyarda rüzgârsız yürüyebileceğini sanmasıdır.

Çünkü burası, dikenlerin, taşların, yokuşların olduğu bir yer.

Belirsizliğin, kaybın, bekleyişin, sarsıntının insanı sardığı bir yer.

Ve insan zihni çoğu zaman acıyı değil; beklenmeyeni kaldıramaz.

Psikolojik olarak insan, kontrol edebildiği şeylerde daha az zorlanır. Ama rüzgâr gibi kontrol edemediği durumlarla karşılaştığında, sadece hayatı değil; anlam dünyası sarsılır. ‘’Neden’’ sorusu büyür. ‘’Niye ben’’ sorusu heyulâ gibi üstüne çöker.

İşte rüzgârın asıl etkisi burada başlar. Çünkü rüzgâr sadece hayatın çatısını yıkmaz; insanın en içteki yerine kadar iner. Dış şartların değişmesinin yanı sıra insanın içindeki anlamı da sarsar.

Aynı rüzgâr, herkesi aynı şekilde etkilemez. Kimini altüst eden bir durum, bir başkasını küllerinden doğurur. Kimini yere seren bir olay bir başkasını güçlendirir. Çünkü mesele rüzgârın şekli ve şiddetinden ziyade, yolcunun köküdür.

Kökü toprağa sıkı sıkıya bağlı ağaç, rüzgârla yıkılmaz; aksine daha da sağlamlaşır. İnsan da böyledir. İçinde onu derin bir şekilde saran sabır, teslimiyet ve bir anlam kurabilmişse, karşısına çıkan rüzgâr onu yıkmak yerine olgunlaştırır.

Tarih boyunca insanlar rüzgârsız bir yoldan yürümemişlerdir. Hele ki hakikate yürüyenlerin yolu, çoğu zaman daha sert rüzgârlara açıktır.

Hz. Muhammed (s.a.v), hayatı boyunca nice rüzgârlarla sınandı. Yetimlik, öksüzlük, korunmasızlık… Taif’te taşlanmaya kadar yaşadığı imtihanda sadece bir reddediliş yaşamamış, kalbini sarsan bir imtihan cenderesinden de geçmişti. En sevdiklerini hüzün yılında kaybetmiş, çocuklarını kendi eliyle toprağa da vermiştir. Ama o kalbinden dökülen merhamet gözyaşı dışında sarsılmadı; inandığına bağlılığını hem imtihanda yeniden kurdu. Hiçbir rüzgâr onun kalbinden rahmetini eksiltmeye yetmedi; aksine her imtihan onu daha da derinleştirdi.

Hz. İbrahim, ateşe atılacağı an rüzgârın en şiddetlisiyle karşı karşıyaydı. Kaçacak bir yer, tutunacak bir dal yoktu. Ama kalbindeki teslimiyet öyle derindi ki, o ateş onun için ‘’serin ve selametli’’ kılındı. Çünkü bazen rüzgârı değiştiren şey şartlar değil, insanın içindeki kabul ve itminan hâlidir.

Hz. Eyyüp de farklı yönlerden gelen çok çeşitli ve çetin rüzgârlarla sınandı. Ama bu rüzgârlar hiçbir savrulmaya sebep olmadı. Sade ve sadece: ‘’Zararı bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin.’’ diyerek arz-ı hâlde bulundu.

Yine nice peygamber, nice hakikat yolcusu; bazen bir kayıpla, bazen bir yalnızlıkla, bazen de uzun süreli bir bekleyişle sınandı. Rüzgâr onların da yoluna en ağır hâliyle çıktı. Ama hiçbiri rüzgârı bahane edip yolundan dönmedi.

Çünkü rüzgâr, yolu kesmek için değil; yolu derinleştirmek ve netleştirmek için eser.

İnsan rüzgârla yolu kesiştiğinde çoğu zaman durmak ister. Yorulur, olanlara anlam veremez, geri dönmeyi düşünür. Oysa zaman geçtikçe ve kalbi geçmesi gereken yerlerden geçince anlar ki bazı rüzgârlar insana yönünü kaybettirmek için değil; yönünü buldurmak için eser.

Rüzgâr, sadece sarsmak ve yıkmak için esmez; içinde bir müjde de taşır. Rüzgârın kanatlarında yol alan polenler tabiata ümit aşılar. Eğer o esinti olmasa, çiçekler boynu bükük, ağaçlar yalnız, tabiat ise dilsiz kalırdı. İnsan hayatına esen rüzgârlar da böyledir. Bazen içimizde uyuyan yetenekleri uyandırır, bazen hiç bilmediğimiz diyarlardan gönlümüze yeni niyetler ve ilhamlar taşır. Yıkıp geçtiğini sandığımız fırtına, aslında yarın açacak olan çiçeklerin ilk habercisidir.

Rüzgâr sağlam bir kökü olanı derinleştirirken, köksüz olanı savurur. Bu yüzden insanın asıl meselesi rüzgârsız bir hayat değildir. Onunla nasıl yürüneceğini nasıl ilerleneceğini öğrenmektir.

Şairin dediği gibi: ‘’Burası dünya, ne çok rüzgâr var.’’

Hayatta bazı şeyler değiştirilemez. Bazı rüzgârlar diner, bazıları dinmez. İnsan her zaman şartları belirleyemez. Ama o şartların içindeki duruşunu, yürüme biçimini seçebilir.

İşte dönüşüm tam da burada başlar.

Direnmek insanı katılaştırır ve nihayetinde kırar. Oysa kabul etmek insanı esnetir ve nihayetinde dönüştürür.

İnsan rüzgârı kabul ettikçe, onunla kavga etmekten vazgeçtikçe, yürüyüşü değişir. Ayakları yere daha sağlam basar, bakışı derinleşir. Ve bir süre sonra fark eder ki o rüzgâr, aslında onu zayıflatmamış; güçlendirmiştir.

Belki de bu yüzden, rüzgârsız bir yol insanı büyütmez.

Çünkü insan en çok sarsıldığı, en çok zorlandığı ve en yaralandığı yerden kendini tanır. En sert fırtınaya maruz kaldığı yerde derinleşir. En çok rüzgârla karşılaştığında, gerçekten yürüyüp yürümediğini ya da yürüdüğü yolun kendine ait olup olmadığını fark eder.

Ve bir gün dönüp baktığında şunu anlar:

Onu bugünkü hâline getiren şey, yalnızca yürüdüğü yol değil o yolda karşılaştığı rüzgârlardır.

Yol insana bir yön verir. Rüzgâr ise yolcunun içini şekillendirir. Ve nihayetinde menzile eriştirir.

Ve insan, rüzgârla yürümeyi öğrendiğinde artık hayata dair korkacağı bir şey kalmaz. Çünkü bilir ki her rüzgâr geçicidir; ama bıraktığı iz kalıcıdır. İnsan, savruldukça dağılan değil; her rüzgârda kendini yeniden toplayan bir varlıktır.

Ve insan: ‘’Rüzgârla dağılan, rüzgârla toplanan bir ömrün’’ tanığıdır.

Yolunu kaybetmeden, rüzgârlarla savrulmadan değil; rüzgârlarla yürümeyi öğrenerek ilerleyebilmek dileğiyle…

Sümeyye Öztaş