YOL VE VUSLAT
YOL VE VUSLAT
Yola revan olan insanın aklı çoğu zaman yolun sonundadır. Varacağı menzilin merakı sarar içini. Önünde uzayıp giden mesafeleri hesaplar. Zamanı ince eler, sık dokur. Oysa yolun en büyük sırrı, nerede biteceği değil; insanı kime ulaştıracağıdır.
Anne karnındaki bir bebeği düşünelim…
Onun bütün dünyası birkaç karışlık dar bir âlemden ibarettir. Göbek bağıdır hayatı. Amniyon sıvısıdır denizi. Karanlık rahimdir onun gökyüzü. Eğer ona güneşi anlatsanız… Dağı… Denizi… Rüzgârı… Çiçekleri… Börtüleri... Böcekleri… İnanmaz. Çünkü bildiği hayat dar ve karanlık anne karnından ibarettir. Dışarıda bambaşka bir âlem olduğunu aklı hafsalası almaz.
Sonra bir gün o dar âlem onun için son bulur.
Oysa aslında hiçbir şey bitmemiştir.
Sadece doğmuştur.
Belki biz de ölüm karşısında anne karnındaki çocuk gibiyiz. Dünyayı tek hayat zannediyor, ölümün de yok oluş olduğunu düşünüyoruz. Hâlbuki Rabbimiz:
‘’Her nefis ölümü tadacaktır.’’ buyurur.
Allah ölümü ‘’yaşanacak’’ değil, ‘’tadılacak’’ bir hakikat olarak bildirir. Belki de ölüm, dünyanın sonu değil; ahiretin ilk nefesidir. Ölüm, yok olmak değil; asıl hayata doğmaktır.
İnsan ömrü boyunca yol yürür. Fakat hakiki yol ayaklarla değil, kalple alınır. Asıl mesafe şehirler arasında değil; insanın nefsiyle Rabbi arasındadır. Hakiki yol, kalp sahibini bulduğunda tamamlanır.
Bu yüzden hak yolunda ilk ölmesi gereken beden değildir.
Benliktir.
Tasavvuf ehli bu yüzden ‘’Ölmeden önce ölünüz.’’ buyruğunu ömrünün merkezine almıştır. Çünkü hakikat kapısından benliğiyle giren kimse yoktur. Kapılar nefsin kırıntısını bile kaldırmaz. İnsan nefsen eksilmeye başladıkça nefesi rahatlar. Sakinliği artar. Ölüm korkusu azalır. Çünkü ölümden korkan aslında çoğu zaman beden değildir; sahip olduklarını bırakmak istemeyen nefistir.
Çokluk telaşı insanı oyaladıkça ölüm ayrılık gibi görünür. Allah’ a yaklaşan içinse ölüm kavuşmaya dönüşür. Mevlânâ bu yüzden ölüm gecesine ‘’şeb-i ârûs’’ demiştir.
Düğün gecesi…
Çünkü sevgiliye kavuşan için ayrılık değil, vuslat vardır.
Doğduğumuz gün nişanlıyız ölümle.
Kim bilir vuslat ne zaman düğünle?
İnsan vuslat vaktini bilmez. İşte bu yüzden her an hazırlıklı olmak zorundadır. Çünkü yolun sahibi randevudan bahsetmiş ama ne zaman çağıracağını haber vermemiştir. Necip Fazıl’ın dediği gibi:
‘’O büyük randevu… Bilsem nerede, saat kaçta?
Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta?’’
İnsan ölümün gününü bilemez; fakat geleceğini bilir. Bu yüzden hak yolcusunun hazırlığı tarihe değil, hâle olur. Çünkü vuslatın vakti gizlenmiştir; kalbin hazırlığı ise bugünden başlar.
İnsan yolun başında hep kazandığını zanneder. Yol uzadıkça anlar ki hayat ona yalnızca kazandırmaz; aynı zamanda insandan alır da.
Gücünü…
Gençliğini…
Sevdiklerini…
Uğruna mücadele ettiklerini…
Ve nihayet bedenini…
Belki de ömür dediğimiz şey, bize ait sandığımız her şeyi yavaş yavaş gerçek sahibine teslim etmeyi öğrenmekten ibarettir.
Bir deliye:
‘’Zaman nedir?’’ diye sormuşlar. Şöyle cevap vermiş:
‘’Ölümü hak etmek için Allah’ın verdiği süredir.’’
Ne derin bir söz…
Belki de ölümü hak etmek; ölümü istemek değil, Rabb’ine dönebilecek bir kalbe sahip olmaktır.
‘’Sanma ey hâce ki senden zer ü sim isterler.
Yevme la yenfau’da kalb-i selim isterler.
(Ey hoca! Sanma ki senden altın ve gümüş isterler. O hiçbir şeyden fayda olmayan günde, sadece dosdoğru bir kalp isterler.)
Çünkü insanın hiçbir şeyin fayda etmeyeceği o günde en değerli azığı selim kalbidir. O büyük günde kazandıkları, uğruna çırpındıkları, makamı, mevkii, altını, gümüşü geçer akçe olmaz. İnsanın elinde yalnızca Hak’la irtibatını koruyabilmiş bir kalp kalır.
İnsan ölümden neden korkar? Çünkü dünyayı tek yurt bedeni de tek sığınak zanneder.
Uzun yıllar mahkûm kalan bir insanın özgürlüğe kavuşacağı günü bekleyişini düşünün.
Takvim yapraklarını sayar.
Duvarlara çentik atar.
Kapının açılacağı anın hayalini düşler.
Dışarıdaki uçsuz bucaksız gökyüzünü özler.
O gün geldiğinde hiç kimse: ‘’Cezaevinden çıkma, buraya alıştın, burası asıl yurdun’’ demez. Çünkü bilir ki asıl hayat duvarların dışındadır. Belki biz de dünya denen misafirhanede böyleyiz. Ölümü duvar zannediyoruz. Hâlbuki o özgürlüğe açılan kapıdır. Ruhun ötelere açılan geçiş yoludur. Başka bir âlem, farklı bir varlık düzlemi inanan insan için hakikatin ta kendisidir. Yunus Emre:
‘’Ölümden ne korkarsın?
Korkma ebedi varsın.’’
derken ölümün ebedi bir varlığın doğumu olduğunu ruhumuza fısıldar.
Hakikat tüm perdelerini kaldırdığında Yunus’un sesi asırlar öncesinden yeniden yankılanır:
‘’Ölen hayvan imiş,
Aşıklar ölmez.’’
Çünkü ölen bedendir. Aşk değildir. Muhabbet değildir. Ruh değildir. Hakikate bağlanan kalp değildir. Bu yüzden ölüm kalbi Hakk’a bağlı olan insan için içinde müjde taşır. Necip Fazıl:
‘’Öleceğiz, öleceğiz müjdeler olsun
Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun.’’ derken bu muştudan haber vermiştir.
Ölüm, inanan için korkunun adı değil; rahmetin eşiğidir.
Yolun sonu değildir. Perdenin aralandığı yerdir.
Anne karnındaki cenin büyüyüp nasıl yeni bir hayata doğuyorsa…
Belki biz de ölümle birlikte gerçek hayata gözlerimizi açacağız.
O hâlde ölümden korkmak yerine, ona hazır olmak gerekir.
Çünkü doğduğumuz gün başlayan yolculuk…
Ölümü tattığımız gün bitmeyecek. Sadece başka bir menzilde devam edecektir.
Anne karnındaki çocuk doğarken ağlar. Çünkü ayrıldığını zanneder. Onu bekleyenler ise sevinir. Belki biz de ölürken dünyadan ayrıldığımızı sanacağız. Sevdiklerimiz bizim için derin bir hüzne boğulacak. Fakat bizi bekleyen… Rahmet… Rabbimiz. O gün bizi başka türlü bir varoluşa karşılayacak.
Çünkü vuslat, ölümden sonra varılacak bir yer değildir. Vuslat, daha dünyadayken kalbin Allah’la yaşamayı öğrenmesidir. Allah ile yaşayan için ömür de güzeldir, ölüm de… Zira bütün yollar sahibine vasıl olduğunda hitama erer. İnsan da Rabb’ine kavuştuğunda dünyadaki hikâyesini tamamlar.
Yolun başından sonuna selim bir kalple vuslata erişenlerden olabilmek duasıyla…
Sümeyye Öztaş