YOLUMUZ GURBETE DÜŞTÜ
YOLUMUZ GURBETE DÜŞTÜ
İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren yabancı olduğu bir yurda alışmaya çalışır. İlk nefesiyle başlayan bu yolculukta bütün gayreti; güçlenmek, ayağa kalkmak ve yeryüzünün düzenine uyum sağlamaktır. Beden zamanla bu dünyanın dilini öğrenir. Fakat aynı şeyi ruh için söylemek kolay değildir. Çünkü bu dünyaya alışmakta en çok zorlanan, bedenden ziyade ruhtur.
Ruh, başka bir varlık âleminden buraya gönderilmiştir. Kâlû Belâ’da verdiği ahdin izini taşıyarak yeryüzüne indirilmiştir. Dünya fanidir; beden ise geçicidir; fakat ruh sonsuzluğun bilgisini taşır. Ve bu yüzden bekaya meftundur. Onun bu dünyaya gelişi aynı zamanda ilk gurbetidir. Geldiği yerden ayrılmış, misafirliğe giden bir çocuk gibi alışık olmadığı bir yurdun konuğu olmuştur.
Başka bir ülkeye taşınan bir insanı düşünelim. Önce dilini öğrenmeye çalışır. Sonra kurallarını, kültürünü, insanlarını tanımaya başlar. Ne kadar uyum sağlarsa sağlasın, kalbinin en ince yerinde memleketine ait tarif edemediği bir özlem sızısı taşır. Belki de ruhun dünyadaki hâli de buna benzer. Yaşamayı öğrenir; fakat ait olduğu yere dair o eksiklik hissi hiçbir zaman tamamlanmaz.
Belki de insanın içinde tarif edemediği o eksiklik hissi, bu kadim ayrılığın yankısıdır.
Nitekim Mevlânâ, Mesnevî’sine şu sözlerle başlar:
‘’Dinle neyden… Kim hikâyet etmede,
Ayrılıklardan şikâyet etmede…’’
Ney, Mevlânâ’nın dilinde yalnızca bir saz değildir. Kökünden koparıldığı için inleyen kamıştır. Bu yönüyle aidiyetini yitirmiş ruhun sembolü olmuştur. Onun feryadı, aslında bütün insanlığın ortak sesidir. Çünkü ruh, geldiği yeri unutmaz. Unutan zihindir; ruh değil. Dünyaya alışmaya çalışsa da asıl yurduna dönme özlemi hiç dinmez. Belki de insanın ‘’eve gitmek’’ arzusu yalnızca çocukluğunu değil, yaratıldığı ilk huzuru aramasıdır.
İnsan dünya telâşının içinde bu bir o yana bir bu yana savrulurken bir süre sonra onu gerçek yurt zannetmeye başlar. Dünya sevgisi, kalbinde onulmaz bir yara açar. Konakladığı hanı evi zannetmeye başlar. Toprağa sımsıkı kök salmaya çalışır. Eline geçen her şeyi ‘’benim’’ diyerek sahiplenir.
Sahip oldukça, doymadığını; hiçbir şeyin ona yetmediğini fark eder. Bir süre sonra her nimetin içinde bir yarımlık hissetmeye başlar. En mutlu anında bile bir şey tam değildir. Elde ettikleri onun eksiklik duygusunu yamamaya yetmez. Hele bir de bağlandığı şeyler elinden kayıp gitmeye başladıkça kalbi incinir sıkı sıkıya tutmaya çalıştığı dünyadan. Avuçlarının arasından hayat usul usul akıp gider. Ölüm fikri bedenini sardıkça bağlandığı dünyadan ayrılacağı gerçeği onu içten içe rahatsız etmeye başlar. Sonu yokluk olan varlıktan kırılır. Bu hayal kırıklığının ardında gerçek vatanını unutmuş olan ruhun hasreti vardır.
Aslında bu gurbet ilk defa bizimle başlamadı. Hz. Âdem dünyada ilk gurbetlik yaşayan insandır. Cennetten yeryüzüne indirildiğinde ilk ayrılığın hüznüyle yıllarca hasret dokudu yeryüzünde. İlk evine dönme arzusu onun içinde tecelli etti. İlk dünyanın imtihanlarını o çekti. Ve bir gün gerçek vatanına dönme arzusunu o içinde taşıdı. O, evine döndü; ama insanlığa bu gurbetlik duygusunu miras bıraktı.
İnsan dünyaya ait olamadığı için ruhu bunalmaz. Dünyayı ait olunacak bir yer sandığı için bunalır. İçinde hem tüm bekayı kucaklayacak bir yücelik varken bir de onu dünyaya bağlayacak nefis taşır. İnsan ilahi tarafıyla ruhunun ufkuna yürümek isterken; nefsi tarafıyla dünyanın içinde debelenir. Necip Fazıl insanın bu ikilemini:
‘’Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere.
Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere’’ diyerek anlatmıştır.
İnsan bazen gölge yanının farkında olmadan başka bir yer, başka bir şehir, başka bir ilişki ile huzura ereceğini sanır.
Başka işte…
Başka eşte…
Başka arkadaşlarda…
Başka bir ülkede…
Çünkü insan çoğu zaman yer değiştirmek ister; hâl değiştirmekten imtina eder. Oysa gittiği her yere kendisini de götürür. Ulaştığı her şeyde yeni bir gurbet hissi yeniden kapısını çalar. Bu defa sesi daha derinden yankılanır. Çünkü insanın taşıdığı gurbet valizinde değil, kalbindedir.
Günümüz insanları içlerindeki eksikliğe yama bulmak için dünyanın bütün imkânlarını seferber ediyor. Sürekli yeni şehirler görüyor, başka ülkelere taşınıyor, yeni hayatlar kuruyor. Her değişimde bu sefer tamamlanacağını sanıyor. Hiçbir yere kök salamıyor. Çünkü kökünü ait olmadığı toprağa salmaya çalışıyor.
‘’İnsanda derin bir yaradır köksüzlük.’’ der ya yazar; insan da kökü toprağa tam tutunamayan ağaç gibi en küçük rüzgârda savrulur. Zanneder ki huzur başka bir şehirde, başka bir evde, başka bir hayattadır. Hâlbuki ait olamadığı yer dünya değil; ait olduğunu sandığı dünyadır. Asıl vatandan habersiz, neon ışıklarla bezeli yapay bir âleme kök salmaya çalışır. Dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu unuttukça, ruhunun gerçek vatana duyduğu sessiz özlemi de bastırmaya uğraşır.
Asırlar önce Yunus Emre de bu gurbeti ruhunda hissetmişti. Gönlünün derinliklerinden yükselen o hasreti şöyle dile getirir.
‘’Benim bunda kararım yok
Ben burdan gitmeye geldim.’’
İnanan, ruhunun asıl yurdundan haberdar olan insan ömründe bir kez olsun Kâbe’yi görmek ister. Çünkü insan bazen hiç göremediği, bilmediği bir şehri özler. Bu özlem yalnızca taştan yapılmış bir binaya değildir. Belki de ruh, ezelden tanıdığı istikameti yeniden hatırlamak ister.
Peygamberimiz Efendimiz’in Mekke’den ayrılırken duyduğu hüzün, yalnızca doğduğu şehirden ayrılmanın hüznü değildi. Çünkü bazı şehirler haritada olduğu kadar kalpte de vardır. Mekke insana yönünü ve bağını hatırlatır; Medine ise o yönün ahlâkını öğretir.
Belki de bu yüzden milyonlarca insan, birbirini tanımadığı hâlde aynı kıbleye döner. Aynı taşın etrafında döner. Aynı duaya ‘’amin’’ der. Çünkü insan ruhu, yönünü bulduğu yere ait hisseder kendini.
Aslında insanın bütün arayışı da budur.
Ait olacağı yeri bulmak…
Fakat insan çoğu zaman aradığı şeyi dışarıda arar. Şehirlerde, yollarda, uzak ülkelerde, yeni başlangıçlarda… Oysa hakikat, insanın yürüdüğü yollardan ziyade, içine dönebildiği kadar yakındır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin:
‘’Her ne arar isen kendinde ara.
Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değil.’’
Sözü de bu hakikati işaret eder. Çünkü insanın içindeki gurbet hiçbir adres değişikliğiyle son bulmaz. Ruh, dünya yolculuğunda kaybettiği bir şehri değil; Allah’a yakın olduğu hâli aramaktadır. Bu yüzden tasavvuf ehli, insanı dünyadan kaçmaya değil; asıl vatanını kalbinde bulmaya çağırır.
‘’Bu misafirhanenin faniliğin fehm eyleyen.
Hâne-i kalbinde Hak’dan gayrı mihmân istemez.’’
(Bu misafirhanenin geçiciliğini anlayan, kalp evinde Allah’tan gayrı misafir istemez.)
Gurbet, dünyanın içinde yaşamaktır. Vatan ise dünyada kalbi Hak ile olmaktır.
İnsan bunu idrak ettiğinde bulunduğu şehir, koşul ve imkân değişmese de kalbi değişir. Çünkü ait olmak, bir toprağa kök salmaktan ziyade kalbin o toprağın sahibine bağlı olmasıdır. Bir bebeğin anne kucağında hissettiği güven misali, insan da kalbini sahibine verdiğinde aynı güveni ve aidiyeti hisseder. O vakit insan dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın kendini gurbette hissetmez. Çünkü gerçek yurdunu kalbinde taşımaya başlamıştır.
Belki de insanın bütün ömrü, bu dünyaya alışmak için değil; asıl vatanını unutmamak için verilmiştir.
Sümeyye Öztaş