Son Dakika

Yorgun Kalplerin Sessiz Çığlığı

Yorgun Kalplerin Sessiz Çığlığı

Ah sevgili okur,

Bugün içimde öyle bir yorgunluk var ki, sanki bütün kelimeler anlamını yitirmiş gibi. Franz Kafka'nın dediği gibi: "Sözlerimi anlamıyorlar. Onları ben de anlamıyorum." Belki de bu yüzden bu kadar yorgunum, bu kadar anlaşılmamış hissediyorum. Etrafıma bakıyorum da, herkes bir telaş içinde, bir koşturmaca. Ama nereye, neden koşturuyorlar, sanki kimse bilmiyor. Milan Kundera ne güzel özetlemiş: "İnsanlar neden koşuşturup dururlar? Bir yere mi yetişecekleri var sanki?"

Benim de içimde küçücük bir soru var aslında, belki sizin de vardır. Hani bu dünyaya insan olarak geldik ya, hani o en güzel surette yaratıldık ya... Sonra ne oldu da bu kadar savrulduk? Fyodor Dostoyevski'nin o unutulmaz sorusu yankılanıyor zihnimde: "Ben mi akılsızım, yoksa bütün dünya mı?" Hayvan olmamak için çabalarken, neden bu kadar çok hayvanlaşıyoruz?

Yunus Emre'nin o bilgece sözleri hala yol gösteriyor bize:

İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır.

Kendimize dürüstçe baktığımızda ne görüyoruz peki? Sabah işe giderken trafikte öfkeyle kornaya basan, sosyal medyada tanımadığı insanlara nefret kusan, doğmamış bir canı umursamayan bir "biz"... Hangi insanlığımızdan bahsediyoruz o anlarda? Cemil Meriç'in o keskin tespiti geliyor aklıma: "Buhran yalnız cemiyetin değil, insanın buhranı."

Biliyorum, dünya büyük ve karmaşık. Bir siyasi çekişmeyle, bir ekonomik krizle, uzak diyarlardaki bir acıyla gündem sürekli değişiyor. Ama benim içimde daha derin bir sızı var. Albert Camus'nün dediği gibi: "Mutlu olmak için ne gökyüzüne ne de tarihe ihtiyacımız var." Belki de aradığımız o mutluluk, o huzur, bu büyük gürültünün ardında, kendi içimizde saklıdır. İnsan olmadığımızı fark etmek, belki de en büyük lütuf. Tolstoy'un o anlamlı sözüyle: "Bütün görkemine rağmen hayat, ölümün karşısında bir hiçtir." Olmamız gereken "insan"ı dert etmek, işte asıl mesele bu.

Neden mi böyleyiz? Jean-Paul Sartre'ın o çarpıcı sözüyle: "Cehennem başkalarıdır." Belki de birbirimize karşı bu kadar acımasız, bu kadar samimiyetsiz olmamızın nedeni budur. O yol ayrımında, doğru olanı bildiğimiz halde neden yanlış yollara sapıyoruz? Goethe'nin dediği gibi: "İnsan ancak anladığı şeyi duyar." Belki de birbirimizi anlamaktan o kadar uzağız ki...

Belki de bu içimizdeki yorgunluk, Friedrich Nietzsche'nin o umut dolu sözündeki gibi bir "uzun gece"nin ardından gelen şafaktır: "Umut en kötü kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır." Belki de umudu bir kenara bırakıp, samimiyetle yüzleşme zamanıdır. Bütün bu "elveda" dediğimiz sahtelikler, Turgut Uyar'ın o içli dizelerindeki gibi yeni bir başlangıca açılan kapılardır: "Her şey birden bire oldu. Birden bire her şey bitti." Ama belki de biten, sadece o yalanlardı.

Şimdi, o "küçük mesele"yle baş başa kalma zamanı. Özdemir Asaf'ın o kısa ama derinlikli sözüyle: "Herkes kendi hayatının kahramanı." Kendi kahramanlığımızı yeniden keşfetme zamanı. İnsan olma çabasına yeniden odaklanma zamanı. Belki de asıl "elveda" dememiz gereken, içimizdeki o sahteliklere, o boş gurura, o anlamsız koşuşturmacalara...

Ne dersiniz sevgili okur? Belki de hepimiz aynı yorgunluğu taşıyoruz içimizde. Ve belki de asıl ihtiyacımız olan, Nazım Hikmet'in o içten davetiyle: "Gel beraber alalım nefes." Samimi bir "merhaba"dır kendimize ve birbirimize. O maskeleri bir kenara bırakıp, kalbimizin sesini dinlemek...

Umarım bu satırlar, sizin de yorgun kalbinize biraz daha dokunmuştur. Unutmayın, bu hislerde yalnız değilsiniz. Büyük yazarların da dediği gibi, hayat bir sorgulama, bir arayış. Önemli olan, bu yolda samimiyetle yürümeye devam etmek. Belki de aradığımız o "insanlık", tam da bu dürüst çabanın içinde saklıdır.

Sevgi ve umutla kalın.

Yazar Soner Atabek