Hayaller Rafta: Gençler Açık Kadronun Peşinde
Yazar Evin Kalçık Yazdı: Hayaller Rafta: Gençler Açık Kadronun Peşinde
23/11/2025 21:04 | Son Güncelleme : 05/11/2026 19:04 | Evin Kalçık
Hayaller Rafta: Gençler Açık Kadronun Peşinde
Değerli okurlarım, bugün sizlere herkesin konuştuğu ama bir taraftan da artık alışkanlık hâline getirdiğimiz, çoğunlukla biz gençlerin konuştuğu bir konudan bahsetmek istiyorum.
Kısacası hayallerin değil, açık kadroların peşinden koşan bir kuşaktan bahsetmek istiyorum:
Bir zamanlar bizlere sorulan basit ama büyülü bir soru vardı: “Büyüyünce ne olmak istersin?” Bu sorunun kendisi bile umutla, merakla, sınırsız olasılıkla doluydu. Hayallerimizin hiçbir sınırı yoktu; astronot da olabilirdik, ressam da, öğretmen de, pilot da. O dönemlerde bir çocuğun cevabı gerekçe istemezdi. “Çünkü istiyorum,” demesi yeterliydi.
Bugün o soru artık sorulmuyor. Çünkü kimse cevabını duymak istemiyor.
Onun yerine gençlere şu soruluyor: “Hangi bölümde ihtiyaç var? Hangi işte açık var? Hangi mesleğin garantisi daha yüksek?” Hayallerin yerini istatistikler, arz–talep dengeleri, atama listeleri ve işsizlik oranları aldı. Bu yüzden geleceğini inşa etmeye çalışan gençler, kendi hayallerine değil, ülkenin daralan iş alanlarına göre yol çizmek zorunda bırakılıyor. Böylesine baskı altında meslek seçmeye çalışan bir kuşağın yükünü anlamak için yalnızca bir istatistiğe bakmak yetiyor: Türkiye’de üniversite mezunları arasındaki işsizlik, genç işsizliğinin de üzerinde seyrediyor. Yani artık diploma, gençlerin gözünde bir itibar değil; çoğu zaman içi boşalmış bir umut kâğıdı. Bugün üniversite tercihi, gençler için hayal değil; tamamen bir kurtuluş planı. “Ne olmak istiyorum?” sorusu çoktan rafa kalktı, yerine çok daha acı bir soru geldi:
“Hangi mesleği okursam açıkta kalmam?”
Ve işte drama tam olarak burada başlıyor.
Atama bekleyen gençlerin giderek büyüyen ordusu, bu ülkenin en sessiz ama en derin yaralarından biri. Binlerce öğretmen, hemşire, sosyal hizmet mezunu, adalet bölümü mezunu, özel eğitim uzmanı ve daha sayamadığım onlarca meslek... Hepsi yıllarını vererek okudukları mesleğe girmek için kapıda bekliyor. Bu bekleyiş “beklemek” değil aslında; hayatın durdurulması, ömrünün en üretken döneminin askıya alınması.
Gerçek bir örnek vereyim: 32 yaşında bir okul öncesi öğretmeniyle konuşmuştum. KPSS’ye altı kez girmiş, her seferinde daha yüksek puan almış ama kontenjan olmadığı için atanamamış. Bir gün, “Kiramı ödeyemediğim için anaokulu öğretmenliği hayalimden vazgeçip markette kasiyerlik yapmaya başladım,” dedi. Sesindeki kırılmayı unutamadım. Yıllarca eğitimini aldığı mesleği yapamayan bir gencin kırılganlığı değildi bu; ülkesinin ona kapılarını kapattığını hissetmiş bir insanın sızısıydı.
25 yaşında tarih öğretmenliği mezunu bir başka genç ise, kendisine atama olmadığı için altyapı işinde çalışıyor. Emekleri moloz yığınları, toprak, kar, kış, yağmur altında kaybolmuş durumda. Mezun olup kendi alanında bir iş bulamayan gençlerin çoğu gibi o da artık sadece hayatta kalmaya çalışıyor.
Bir diğeri, 30 yaşındaki bir biyolog. Üniversiteyi bitirdiğinde araştırma görevlisi olup laboratuvarda çalışmak istiyordu. Ama ilan açılmadı, yıllarca bekledi. Sonunda bir fabrikada kalite kontrol elemanı olarak çalışmaya başladı. Bir gün şöyle dedi: “Eğitimimi çöpe atmış gibi hissediyorum. Biyoloji sevdamı geride bıraktım, artık sadece nasıl geçinebilirim diye düşünüyorum.”
Bu cümle, aslında bugünün gençliğinin ruh hâlini en iyi anlatan cümlelerden biri...
Bugün üniversiteyi kazanacak bir genç için seçenekler kâğıt üzerinde çok gibi görünebilir ama gerçekte mesleklerin çoğu, daha baştan çarpı işaretiyle karşılarına konuluyor.
“Bu bölümde atama yok.”
“Şu meslek tıkandı.”
“Bu alanda iş bulamazsın.”
“Orası çökmüş durumda.”
Liste böyle uzayıp gidiyor.
Bu ülkenin gençleri uzun süredir kendi geleceklerinin seyircisi konumuna itiliyor. Bunu öyle ince, öyle sessiz biçimde yaşıyorlar ki çoğu zaman kendileri bile fark etmiyor; ama aldıkları her karar, attıkları her adım, üzerlerine çöken görünmez bir baskının gölgesinde şekilleniyor. Ve çoğunlukla duyduğumuz bir cümle var:
“Hangi bölümün önü açık ise o bölümü oku...”
Bu cümleden eminim ki çok şey anlarsınız sevgili okurlarım.
Bunun somut karşılığı çok fazla.
Örneğin arkeoloji, sanat tarihi, iletişim, sinema-televizyon gibi bölümler yıllardır “atamayan bölümler” olarak anılıyor.
Mimarlık fakültelerinden sürüyle mezun çıkıyor ama iş olanakları giderek daralıyor.
Psikoloji mezunları özel sektörün güvencesizliğine mahkûm, ücretler yerlerde.
Hukuk fakültesi sayısı o kadar arttı ki genç avukatlar düşük ücretlere çalışmak zorunda kalıyor, birçoğu geçinemiyor.
Eczacılık bile son yıllarda işsizliğin arttığı alanlardan biri hâline geldi.
Ve gençler bütün bunları görüyor.
Bu yüzden hayal kurmaya korkuyorlar. Çünkü bu ülkede bir hayal kurmak bile riskli hâle geldi.
Üniversite sistemi ise zaten başlı başına gençlerin geleceğini belirleyen dev bir makine gibi çalışıyor.
Sayılarla sınırlı bir sınav, birkaç saatlik bir performans, eşitsizliklerle dolu bir rekabet... ve sonunda puanın nereye yetiyorsa orası “kaderin” oluyor.
O puan seni gerçekten sevdiğin bir mesleğe götürmüyorsa bile kimse bunun üzerinde durmuyor.
“Olmadı, başka bölüm oku,” deniyor.
Ama o “başka bölüm” çoğu zaman gençlerin ruhuna yabancı, yeteneklerine ters, hatta hayallerinin tam zıttı bir alan oluyor.
Bir öğretmen yıllar önce şöyle demişti:
“Biz öğrenciyi değil, puanı yerleştiriyoruz.”
Daha açık bir itiraf olamazdı. Çünkü bugünkü sistem gençleri tanımaya değil; kategorize etmeye programlanmış durumda.
Bu ülkenin gençleri uzun zamandır büyük bir baskının altında yaşıyor. Adına gelecek deniyor, istikbal deniyor, meslek deniyor ama işin özüne bakınca hepsinin çıktığı nokta aynı: Gençler kendi hayatlarının kararını verirken bile özgür değiller. Toplumun görünmez duvarları, ekonomik şartların sertliği, eğitim sisteminin kör noktaları ve medya baskısı birleşince ortaya nefes alacak alanı giderek daralan bir kuşak çıkıyor. Bugün üniversite tercihinde bulunacak bir gencin karşısında duran tablo, sadece bir bölüm listesi değil; koskoca bir ömür. Fakat nedense bu gerçeği en az ciddiye alan da yine bu memleketin düzeni. Sanki gençlerin hayatı, bir araya gelmiş dev bir mekanizmanın deneme tahtasıymış gibi. Meslek seçimi, kişisel ilgi ve yetenekten çok, toplumun kalın çizgilerle çizdiği dar bir çerçeveye sıkıştırılıyor. O çerçeveye sığan “gelecek var”, sığmayan zaten baştan “boş iş”. Uzun yıllardır başarı, sadece maddi kazanç üzerinden tanımlandığı için gençlerin rüyaları bile ekonomik filtrelerden geçiyor. Bir meslek toplumun gözünde ne kadar kazandırıyorsa o kadar değerli sayılıyor. Bir meslek ne kadar popülerse, sosyal medyada ne kadar övülüyorsa o kadar “gelecek vaat eden” etiketini alıyor. Böylece gençler daha mesleğin ne olduğunu anlamadan, önce etiketine, sonra maaş skalasına, sonra da başkalarının gözündeki karşılığına bakıyor. Bir insanın hayatının en önemli kararlarından biri, artık onun duygusuyla değil, toplumun beklentileriyle şekilleniyor. Eğitim sistemi de bu yükün en sert taşlarından biri. Yıllarca sınav odaklı bir düzen içinde sıkışan gençler, kendilerini tanıma fırsatı bulamadan bir anda “hayatını belirle” baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Sınav puanı, lisede alınan rastgele bir dersin etkisi, bir yılın stresli birkaç saatlik sınavı… Bunların hepsi bir gencin kaderine dönüştürülüyor. Gerçekten bakınca bu düzen, gençlere seçenek sunuyormuş gibi davranıyor ama aslında seçenekleri kısıtlıyor, eşitliği ise yalnızca kâğıt üzerinde bırakıyor.
Ve bütün bu hikâyenin bir başka karanlık tarafı daha var: Sosyal medya.
Bir de sosyal medyanın siyah-beyaz dünyası var. Orada herkes ya çok başarılı ya bambaşka yerlerde. Yaşıtlarının gösterişli yaşamları, gence kendi yolunu eksik hissettiriyor. Oysa çoğu parıltının arkasında gerçek yok. Ama sosyal medyanın gölgesi o kadar büyük ki genç, daha kendi yoluna adım atmadan bir kıyas yarışının içine düşüyor. Böylece meslek seçimi, kişisel meraktan çok dışarıda görünen bir “başarı vitrinine” dönüşüyor.
Bütün bunların ortasında gençler konuşmuyor. Belki de konuşmak istemiyorlar. Çünkü ne söyleseler bir karşılık bulmadığını, önceden çizilmiş kalıpların dışına çıkmalarına izin verilmediğini görüyorlar. Yıllar sonra dönüp baktığımızda, mutsuz iş hayatlarına sıkışmış binlerce yetişkin görüyoruz. Hepsinin ortak noktasıysa şu: Zamanında kendi kararlarını verirken yalnız bırakılmış olmaları.
Oysaki gerçek şu:
Bu ülkede birçok genç yetersiz olduğu için değil; sistem onları yarı yolda bıraktığı için umutsuzluğa düşüyor.
Bugün gençler meslek seçmiyor.
Sistem onlar adına seçiyor.
Ekonomi seçiyor.
Atama listeleri seçiyor.
Sınav sonuçları seçiyor.
İşsizlik oranları seçiyor.
Aile baskısı seçiyor.
Toplumun kalıpları seçiyor.
Ve gençler tüm bu seçimlerin ortasında kendi sesini duyamaz hâle geliyor.
Bu ülke, gençlerini hayallerine yaklaştırdıkça değil; onlardan uzaklaştırdıkça kan kaybediyor. Çünkü bir toplumun geleceğini umut taşır, baskı değil. Hayal kuran genç büyür; korkutulan genç sadece hayatta kalır.
Her şeye rağmen, yine de gençlere “Sen ne olmak istiyorsun?” diye sorulması gereken bir dönemdeyiz.
Gençleri hayallerinden uzaklaştırdıkça, bu ülkenin geleceğini de uzaklaştırıyoruz.
Bugün “iş bul” diye bastırdığımız gençler, yarının mutsuz yetişkinleri olacak. Mutsuz yetişkinlerin ise mutlu bir ülke kurması mümkün değil.
Bu yüzden artık gençlere meslek seçtirirken:
-
Puanla değil, yetenekle,
-
Baskıyla değil, yönlendirmeyle,
-
Mecburiyetle değil, umutla yaklaşmak zorundayız.
Çünkü bir insanın mesleğini seçerken özgür olmadığı bir ülkede, hiç kimse gerçekten özgür değildir.
Değerli okurlarım,
Yazdıklarıma belki hak vereceksiniz, belki vermeyeceksiniz. Ama içimde uzun zamandır biriken, beni bile hayalimdeki meslekten vazgeçiren, yoran ve sürekli dert olan bu konuyu sizlerle de paylaşmak istedim. Umarım bir nebze de olsa düşündürür, fark ettirir.
Başka bir yazıda görüşmek dileğiyle...
Yazar Evin Kalçık
Bunlar da ilginizi çekebilir
Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci Kaleme Aldı: Trump’ı Kırsalın Sessiz İsyanı ve Tarım Krizi Yıktı
Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, sosyal medya hesabından yaptığı kapsamlı değerlendirmede, 2026 ABD ara seçim sonuçlarını tarım ekonomisi ve kırsal seçmen dinamikleri üzerinden analiz etti.
3 saat önceFenerbahçe'nin Liverpool Zaferi Avrupa Basınında Yankı Uyandırdı
UEFA Şampiyonlar Ligi'nde temsilcimiz Fenerbahçe, iki kez geriye düştüğü karşılaşmada İngiliz devi Liverpool'u 3-2 mağlup ederek unutulmaz bir geri dönüşe imza attı. Sarı-lacivertlilerin bu tarihi zaferi, başta İngiltere olmak üzere İspanya ve İtalya basınında geniş yankı buldu.
3 saat önceSON DURAĞIN AYNASI
Yazar Amine Demir Yazdı: SON DURAĞIN AYNASI
1 gün önce


