Arama

                                                

KENDİNDEN KAÇARKEN KENDİNE YAKLAŞMAK

Sümeyye Öztaş

06/11/2026 17:36 | Son Güncelleme : 05/11/2026 13:33 | Sümeyye Öztaş


KENDİNDEN KAÇARKEN KENDİNE YAKLAŞMAK
ad image
ad image

KENDİNDEN KAÇARKEN KENDİNE YAKLAŞMAK

İnsan kendisi için hayatın içinde bir hikâye kurar. Zaman geçtikçe o hikâyeye yeni cümleler ekler. Ana kahramanı olduğu bu hayat, ona her zaman istediği kelimeleri yazma imkânı vermez. Bazen satır aralarına hiç düşünmediği cümleler eklenir. Bazen cümleleri devrilir, kelimeleri eksilir; bazen de bütün hikâyesi altüst olur. Fakat insan, hayatını kurduğu bu hikâyedeki ‘’ben’’ üzerinden inşa etmekten vazgeçmez.

İnsan kendine bir dünya kurmak ister. Görünmek, bilinmek, başarılı olmak, haklı olmak, değerli olmak, sevilmek… Ve kurduğu dünya, zihnindeki hikâyeye uymadığında, yaşadıkları gönlüne yatmadığında bir şeylerden kaçmaya başlar.

Bir şehirden…

Bir insandan…

Bir hatıradan…

Bir ilişkiden…

Bazen bavulunu toplar gider. Bazen işini değiştirir. Bazen çevresini, alışkanlıklarını hatta yeni bir sayfa açmak için kendine ait sandığı bütün eski hayatını geride bırakır. Yeni bir başlangıç yaparsa eski hayatının ağırlığından kurtulacağını düşünür. Başka bir yerde, başka insanlarla, başka şartlar altında kendisinin de başka biri olabileceğine inanır.

Fakat bir süre sonra garip bir şey olur. Gittiği yere kendisini de götürdüğünü fark eder. Kaçtığı şey geride kalmamıştır. Çünkü insanın asıl meselesi çoğu zaman bulunduğu yer değil, bulunduğu hâldir.

İnsan bazen hayatını değiştirmeyi, kendisini değiştirmek zanneder. Oysa mekân değişir, zaman değişir; insan aynı kalabilir. Yüzler değişir; içimizdeki ses aynı kalır. Bir ilişki biter, başka bir ilişki başlar; fakat aynı korkular, aynı kırgınlıklar, aynı beklentiler başka bir kılıkla yine karşımıza çıkar. İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, kendi içindeki düğümleri çözmeden gittiği her yerde aynı düğümün başka bir ucuna rastlar.

İşte yabancılaşma biraz da burada başlar.

İnsan önce kendisinden uzaklaşır.

Kendi ihtiyaçlarından…

Kendi korkularından…

Kendi arzularından…

Kendi hakikatinden…

Bir süre sonra onu kendisi yapan şeylere yabancılaşır. Kendi içindeki sesi duymamaya başlar. Ne istediğini değil, onun için uygun görüleni yaşamaya başlar. Ne hissettiğini değil, ne hissetmesi gerektiğini düşünür. Ne olmak istediğini değil, ne olması gerektiğini…

Kendi hayatını yaşamak yerine, kendisi için yazılmış bir hayatın içinde rolünü doğru oynamaya çalışır.

Ve insan kendi hayatının içinde misafir hâline gelir.

Yabancılaşmak, insanın kendini tamamen kaybetmesi değildir. Belki daha acı olanıdır: Kendisini kaybettiğini fark etmeden yaşamaya devam etmesidir.

İnsan dışarıdan bakıldığında sütliman bir hayat yaşıyor gibidir. İşine gider, insanlarla konuşur, sorumluluklarını yerine getirir. Güler, planlar yapar, geleceğe dair hedefleri vardır. Fakat içinde adı konulmayan bir boşluk dolaşır.

Neden mutsuz olduğunun cevabı dış dünyada yoktur. Neden yorulduğunu açıklayamaz. Neden her şeyin anlamını yitirdiğini kavrayamaz.

Çünkü insan bazen hayatından değil, hayatın içindeki kendisinden uzaklaşır.

Kendi sesini o kadar uzun süre bastırır ki bir gün içinden gelen sesle dışarıdan gelen ses arasındaki farkı ayırt edemez hâle gelir. Ve bir gün durup kendisine sorar:

‘’Ben gerçekten böyle bir hayat mı istiyorum?’’

Belki de modern insanın en derin yorgunluklarından biri budur: Kendisine ait olmayan bir hayatı, kendisine aitmiş gibi yaşamaya çalışmak. İnsan bunu sürdürmek zorunda kaldıkça zamanla kendi varlığından yorulur.

Hiç olmadığı kadar bağlantılı olduğu bir çağda kendisine bu kadar uzak yaşamak…

İnsanlarla sürekli bir iletişim hâlindedir ama kendisiyle tek cümle kurmayı unutmuştur. Her şeyi görmek ister ama kendi içine bakmaktan kaçınır. Her şeyi duyar ama kendi içindeki sessizliği işitmez. Dış dünyanın renklerine kendini bırakır ama iç dünyasındaki gökkuşağından haberi yoktur.

Zihni ve kalbi sürekli meşguldür.

Çünkü meşguliyet bazen insanın kendinden kaçabilmesi için en güvenli sığınak olur.

Hayatın bir yerinde sessizlik geldiğinde insan kendi içinden gelen sesleri duyar.

Kendini duyduğunda ise bazı sorular kemirmeye başlar zihnini:

Ben gerçekten ne istiyorum?

Neden böyle yaşıyorum?

Neden sürekli aynı şeyleri tekrar ediyorum?

Neden bazı insanlara, bazı duygulara, bazı alışkanlıklara bu kadar sıkı tutunuyorum?

Neden olduğum kişi ile olmak istediğim kişi arasında bu kadar büyük bir mesafe var?

Belki de insanın kaçışı çoğu zaman bu soruların ağırlığıyla başlar.

Kendisine yaklaşmaktan ve kendi hakikatiyle yüzleşmekten korktuğu için dışarıya doğru koşar.

Yeni bir şey satın alır.

Yeni bir yere gider.

Yeni insanlarla tanışır.

Yeni bir hedef belirler.

Yeni bir hayat kurar.

Fakat bu yeniliklerin arasında eski kendisi sessizce her adımda onu takip eder. Çünkü insan dışarıdaki hayatını değiştirebilir; fakat içindeki yükleri yanında taşır.

Ve bazen insanın değiştirmesi gereken şey hayatının dışındaki manzara değil, o manzaraya bakan içindeki gözdür. 

Oğuz Atay’ın sözü burada yalnızca insanın kendisini anlamasıyla ilgili değildir. Aynı zamanda insanın dış dünyayla kurduğu ilişkinin de anahtarını verir:

‘’Kendini çözemeyen kişi kendi dışındaki hiçbir sorunu çözemez.’’

Bu yönüyle insanın dış dünya ile kurduğu bütün ilişkiler, önce kendi iç dünyası ile kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Kendisiyle barışamayan insan, dünyayla da sürekli bir hesaplaşma hâlindedir. İçindeki düğümleri çözemeyen, dış dünyadaki düğümleri çözmeye uğraşır. İçindeki savaşın farkında olmayan insan, dış dünyayı bir arena gibi görür.

İnsan kendi açmazlarını, düğümlerini, kör noktalarını fark etmediğinde dış dünyayı değiştirmek için oyalanır.

Başkalarını düzeltmeye çalışır.

Şartları değiştirmeye uğraşır.

İnsanları suçlar.

Şehirlere kızar.

Zamana küser.

Hayata öfke duyar.

Fakat çoğu zaman dönüp kendisine bakma gereği duymaz. Çünkü insanın kendisiyle karşılaşması, başkalarıyla karşılaşmasından çok daha zordur.

Kendi nefsini mizanda tartmak, başkalarını ölçmekten daha zordur. Kendi zaaflarıyla yüzleşmek, başkalarının hatalarını görmekten zordur. Kendi karanlık taraflarını fark etmek, başkalarına fener olmaktan zordur. Kendi yarasına dokunmak, başkasının yarasını teşhis etmekten zordur.

Belki de insan bu yüzden sürekli dışarıya bakar. Çünkü dışarıda kendini savunmak çok kolaydır. İçeride ise insanın bahanesi azalır. İnsan kendisiyle baş başa kaldığında bütün roller, bütün savunmalar, bütün hikâyeler birer birer susmaya başlar.

Ve insan, kendisine anlattığı hikâyenin gerçekten kendisi olup olmadığını sormak zorunda kalır.

İşte gerçek karşılaşma burada başlar.

Ve belki de bütün kaçışların gizli yönü budur:

İnsan kendinden kaçarken kendine yaklaşır.

Attığı her adım, farkında olmadan onu kendi kalbinin kapısına biraz daha yaklaştırır.

Kafka’nın o ağır cümlesi burada başka bir anlam kazanır:

‘’Paltom bile ağır gelirken nasıl taşırım koca dünyayı sırtımda?’’

İnsan bazen dünyanın ağırlığından değil; kendi içinde taşıdığı yüklerden ve kaçışından yorulur.

Geçmişinden, kırgınlıklarından, suçluluklarından…

Olmadığı biri gibi yaşamaktan…

Olmak zorunda hissettiği kişiden…

Kendi üzerine giydirdiği kimliklerden…

Bazen bütün dünya ağır geliyorsa, belki de sırtımızda dünyayı değil; kendimiz hakkında kurduğumuz bütün o hikâyeleri taşıyoruzdur.

Rilke’nin sözü de insanın dışarıda aradığı yakınlığın neden bir türlü tamamlanamadığını hatırlatır:

‘’İnsana yakın olan yalnızca kendi iç dünyasıdır; başka her şey uzağındadır onun.’’

Fakat insan kendi iç dünyasına yaklaşmak yerine dışarıdaki dünyayı yakınlaştırmaya çalışır.

Daha fazla başarı…

Daha fazla sahiplik…

Daha fazla görünürlük…

Daha fazla insan…

Daha fazla hareket…

İçindeki boşluğu dışarıdaki şeylerle doldurmaya çalışır.

Oysa dışarıda çoğalan şeyler, içeride eksilen şeyi geri getirmez.

Çünkü insanın kendisiyle arasındaki mesafe kapanmadıkça, dünyayla kurduğu hiçbir yakınlık ona tam anlamıyla yurt olmaz.

Belki de Didem Madak’ın:

‘’Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.’’ dizesinde duyulan o ince sızı da buraya dokunur.

İnsan bazen kendisine ait küçücük bir yerde, kendi gölgesinin altında, kendi kokusuyla var olmayı ister. İnsanın gerçeği bazen büyümek, çoğalmak, daha fazlasına sahip olmak değil; kendi küçük hakikatinin içinde huzurla var olabilmekten geçer. Fakat çağ, ona bunun yetmeyeceğini söyler.

Daha başarılı ol.

Daha güzel görün.

Daha çok kazan.

Daha çok üret.

Daha çok bil.

Daha görünür ol.

İnsan bir süre sonra kendisi olmaktan çok, kendisinin başkalarına göstermek istediği hâli olmaya başlar.

Ve yabancılaşma derinleşir.

İnsanın kendisine yabancılaşması bir anda gerçekleşmez.

Kendi sesinden biraz vazgeçer.

Kendi arzusundan…

Kendi hakikatinden…

Sonra bunların hepsine alışır.

Bir gün aynaya baktığında gördüğü yüz kendisine ait olsa da yüzün içindeki insanı tanıyamaz. Bakış donuklaşmıştır, heyecan sönmüştür, çocuksuluk kaybolup gitmiştir. Sanki başka bir yüz, başka bir görüntü belirmiştir.

Fakat insan ne kadar kendinden uzak düşse de içindeki öz onu takip etmeye devam eder. Ona kendini hatırlatmak için bulduğu bütün yolları kullanır.

Ve insan hayatın bir kırılma anında ilk defa kaçacak bir yer bulamaz.

Bazen bir huzursuzlukla…

Bazen yalnızlığın koyu karanlığında…

Bazen bir hastalıkta…

Bazen bir kayıpta…

Bazen gece yarısı uykuyu bir bıçak gibi kesen sessizlikte…

Hayat insanı durdurur.

İnsan ancak hayatın bütün çıkış kapıları kapandığında içine açılan kapıyı fark eder. Belki de kırılmaların içindeki gizli rahmet damarı budur:

Hayatın insanı kendine geri döndürmesi.

Ve işte burada tasavvufun dili devreye girer.

Tasavvuftaki ‘’nefis’’ kavramı da insanın kendisinden kaçışının başka bir yüzünü gösterir. Nefis, yalnızca insanın arzularının değil, insanın kendisi hakkında kurduğu ve hakikat zannettiği benlik hikâyesinin de taşıyıcısıdır. İnsan kaçışlarına, arzularına ve savunmalarına bir hikâye kurar; sonra da bu hikâyeyi kendisi zanneder.

Fakat hakikat, insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi de bozabilir.

Bu yüzden tasavvuf yolculuğu, insanın kendisine yeni bir kimlik eklemesinden önce, üzerine yapışmış olan sahte kimliklerden soyunmasıdır.

Eksilerek çoğalmak…

Susarak duymak…

Vazgeçerek kavuşmak…

İnsan kendisine ulaşmak için önce kendisinden geçmek zorundadır. Şairin dediği gibi:

‘’Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhavâ.’’

Belki de ‘’fenâ’’ nın işaret ettiği sır biraz da budur.

Yok olmak değil;

Hakiki olmayanın yok olması…

İnsanın kendi vehimlerinden, korkularından, kaçışlarından sıyrılması…

Kendisi zannettiği şeylerin bir kısmını geride bırakması…

Ve geriye gerçekten kim olduğunun kalması…

İnsan bazen yıllarca kendisini bulmaya çalışır. Dış dünyada kendisi ile ilgili ipuçları bulmak için oyalanır.

Oysa belki de bulması gereken yeni bir ‘’ben’’ yoktur.

Sadece üzerini örten şeylerden kurtulması gerekir.

Bu yüzden dönüş, yeni bir yere varmak değil, uzun zamandır içinde bulunduğun hâlden uyanmaktır. İnsan kendisine döndüğünde dünya bir anda değişmez. Fakat insan artık ona aynı yerden bakmamayı öğrenir. İnsan dışarıdaki hayatı değiştirmeden önce, içerideki bakışını değiştirmiştir. İşte o zaman kaçış ve yabancılaşma sona erer; dönüşe dönüşür.

İnsan o zaman anlar ki yıllardır kendisinden kaçtığını zannettiği şey, aslında kendisine götüren yoldur.

Çünkü insan ne kadar uzağa giderse gitsin, kendi kalbinin sınırının dışına çıkamaz. Gittiği her yerde kendisi karşılar kendini. Kaçtığı her şeyin izini gönlünde taşır. Ve sonunda yol aynı yere çıkar.

Kendine…

Belki de insanın bütün ömrü, kendisinden kaçmayı bırakıp kendisine dönmeyi öğrenmesidir.

Kendi içindeki yabancıyı tanımak…

Kendi sesini yeniden duymak…

Kendi hakikatinden haberdar olmak…

Kendisine ait olmayan hayatların içinden sıyrılmak…

Ve bir gün, yıllardır kaçtığı o kapının aslında kendisine açıldığını fark etmek…

Çünkü insan bazen kendinden kaçarken, farkında olmadan kendine doğru adım atar.

Ve belki de kendine dönmek dediğimiz şey, başka bir yere varmak değil; kendine yabancı olmaktan vazgeçmektir.

Kendi hakikatinden haberdar olup özünü içinde bulabilenlerden olabilmek duasıyla…

Sümeyye Öztaş

Etiketler : Kendinden Kaçarken Kendine Yaklaşmak dönüşüm Didem Madak yabancılaşma insan Bilgi Gazetesi deneme Sümeyye Öztaş
Beğendim
Bayıldım
Komik Bu!
Beğenmedim!
Üzgünüm
Sinirlendim
Bu içeriğe zaten oy verdiniz.

ad image
ad image

Bunlar da ilginizi çekebilir

SON DURAĞIN AYNASI

SON DURAĞIN AYNASI

Yazar Amine Demir Yazdı: SON DURAĞIN AYNASI

21 saat önce
Meteoroloji’den Türkiye Genelinde Alarm: Sıcaklıklar Aniden Düşüyor, Zirai Don ve Sağanak Uyarısı!

Meteoroloji’den Türkiye Genelinde Alarm: Sıcaklıklar Aniden Düşüyor, Zirai Don ve Sağanak Uyarısı!

Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM), Türkiye genelinde mevsim normalleri üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının batı kesimlerden başlayarak hissedilir derecede düşeceğini açıkladı.

21 saat önce
Tarım Uzmanı Ergin Kahveci’den Yeni Zelanda Analizi: Süt Üretiminde Rekor Geldi

Tarım Uzmanı Ergin Kahveci’den Yeni Zelanda Analizi: Süt Üretiminde Rekor Geldi

Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, Yeni Zelanda’nın 2025/2026 sezonu süt üretimi verilerine ilişkin kapsamlı bir analiz paylaştı.

21 saat önce
Yorumlar

Other Posts
06.11.2026 - KENDİNDEN KAÇARKEN KENDİNE YAKLAŞMAK 30.10.2026 - YOLUMUZ GURBETE DÜŞTÜ 23.10.2026 - YOL VE VUSLAT 16.10.2026 - YOL VE MENZİL 09.10.2026 - YOL VE HİKÂYE 02.10.2026 - YOL VE İSTİKAMET 25.09.2026 - YOL VE KÖR NOKTA 18.09.2026 - YOL VE ÇİLE 11.09.2026 - YOL VE GÖLGE 04.09.2026 - YOL VE YAREN 28.08.2026 - YOL VE AZIK 21.08.2026 - YOL VE BEKLENTİ 14.08.2026 - YOL VE KONTROL 07.08.2026 - YOL VE ÖFFFKE 31.07.2026 - YOL VE ACELE 24.07.2026 - YOL VE YÜK-SEKLİK 17.07.2026 - YOL VE YÜK 10.07.2026 - YOL VE RÜZGÂR 03.07.2026 - YOL VE YOLCU 26.06.2026 - EŞİĞİN ÖTESİ 19.06.2026 - GECİKMENİN RAHMETİ 12.06.2026 - ASKIDA KALMAK 05.06.2026 - ZAMANIN KIYISINDA 29.05.2026 - UÇURTMAYA KÜSMEK 22.05.2026 - SEN UÇUŞU HATIRLA 15.05.2026 - KUTSAL ARAYIŞ 08.05.2026 - KENDİ OLMA CESARETİ 06.02.2026 - KI-RIL-MA 30.01.2026 - BALTANIN DEĞDİĞİ YER 23.01.2026 - HİÇ 16.01.2026 - HZ. İNSAN 09.01.2026 - ALGI KAFESİ 02.01.2026 - DAMLANIN SADAKATİ 26.12.2025 - AFTAN ÖTE: FAİLİN SİLİNDİĞİ YER 19.12.2025 - NOKSAN DA OLUR 12.12.2025 - ÖZE YOLCULUK 05.12.2025 - KOŞMADAN VARMAK 28.11.2025 - KABUĞUN ÇATLADIĞI YER 21.11.2025 - İNCİNME ÂŞIK 14.11.2025 - KADERİN DANTELASI 07.11.2025 - TEVEKKÜL VE ‘’BU BÖYLEDİR’’ KONFORU 31.10.2025 - YOL AYRIMI 24.10.2025 - EL DEĞMEMİŞ SEVDALAR 17.10.2025 - ARAYIŞ VE İÇİMİZDEKİ PUTLARI KIRMAK 10.10.2025 - YA TAHAMMÜL YA SABIR 03.10.2025 - YETİM KALMIŞ DUYGULAR 26.09.2025 - Nefsin Uzun Soluklu Yolu 19.09.2025 - AŞKIN ELİNDEN 12.09.2025 - YAZININ TANIKLIĞI 04.09.2025 - YALNIZLIKLA BARIŞMAK 20.08.2025 - YARIM KALANLAR 27.12.2024 - ASLA DÜŞÜNME! 21.09.2024 - SÖZÜN BÜYÜSÜ 12.09.2024 - En ‘’NARİN’’ Yerimizden Kırdılar 25.08.2024 - YAŞAMAK SANCISI 09.03.2024 - SU KASİDESİ'NDEN SEÇME BEYİTLER 17.02.2024 - İÇİMDEKİ GURBET 12.02.2024 - BİR NEFES SIHHAT 11.02.2024 - ZAMANIN ÇARKLARI 11.02.2024 - UMUDA TUTUNMAK 11.02.2024 - YİTİK MONA’YA AĞIT 11.02.2024 - SEVGİ İKLİMİNİN NEVBAHARI 11.02.2024 - KÖR KUYU 11.02.2024 - KOR ATEŞ 11.02.2024 - GÖNÜL ŞAİRİ
ad image
ad image