Arama

                                                

Sorgulanmayan Her Şey, Vicdanın Üzerine Örtülen Bir Perdedir

Yazar Aylin Bayrakdarlar Yazdı: Sorgulanmayan Her Şey, Vicdanın Üzerine Örtülen Bir Perdedir

19/06/2026 17:16 | Son Güncelleme : 05/11/2026 17:59 | Aylin Bayrakdarlar


Sorgulanmayan Her Şey, Vicdanın Üzerine Örtülen Bir Perdedir
ad image
ad image

Sorgulanmayan Her Şey, Vicdanın Üzerine Örtülen Bir Perdedir

Edgar Morin’e atfedilen bir söz var: “Sorun, eğitilmemiş olman değil. Sorun, sana öğretilenlere inanacak kadar eğitilmiş olman. Sana söylenen her şeyi sorgulamaya yetecek eğitimi almamış olmandır.”

Bu söz; yalnızca okul sıralarına, diplomalara ya da eğitim sistemine söylenmiş bir söz değildir. Bu söz; insanın zihnine, vicdanına, inançlarına, toplumsal duruşuna ve hakikatle kurduğu ilişkiye söylenmiş derin bir uyarıdır.

Çünkü insan bazen bilmediği için değil, bildiğini sandığı için yanılır. Bazen cahil olduğu için değil, kendisine öğretileni mutlak doğru kabul ettiği için hakikatten uzaklaşır. En tehlikeli körlük, gözün görmemesi değildir. En tehlikeli körlük, insanın gördüğü hâlde sorgulamamasıdır.

Sorgulamadığımız yerde aslında başımızı başka bir yöne çeviririz. Kimi zaman görmek istemediğimiz için, kimi zaman huzurumuz bozulmasın diye, kimi zaman da kendi küçük konfor alanımız zarar görmesin diye...

İnsan psikolojisi böyledir. Zihin, alıştığı düzeni korumak ister. Kendisine öğretilmiş olanı sorgulamak, insanın içindeki güven duygusunu sarsar. Çünkü sorgulamak yalnızca dışarıdaki olaylara bakmak değildir; insanın kendi inandıklarına, kendi kabullerine, kendi suskunluğuna da bakmasıdır.

İşte en zor yer de burasıdır.

Bir haksızlık gördüğümüzde yalnızca olaya bakmayız. Aslında kendi vicdanımızla da karşılaşırız. O anda içimizde sessiz bir soru belirir: “Ben bunu gerçekten görüyor muyum, yoksa görmemiş gibi mi davranıyorum?”

Ruhsal olgunluk, insanın sadece kendi iç huzurunu koruması değildir. Ruhsal olgunluk, hakikatin karşısında kendi rahatını da sorgulayabilmesidir.

Bugün etrafımızda birçok insan adalet arıyor. Kimi öldürülen evladı için ekranlara çıkıyor. Kimi hakkını normal yollarla alamadığı için sesini sosyal medyada duyurmaya çalışıyor. Kimi emeğinin karşılığını alamadığı için meydanlarda, sokaklarda, açlık grevlerinde görünür olmaya çalışıyor.

Burada asıl sorulması gereken şudur:

Bir insan neden sesini duyurabilmek için bu kadar ağır yollara başvurmak zorunda kalır?

Neden bir anne, bir baba, bir eş, bir kardeş acısını anlatabilmek için ekran ekran dolaşmak zorunda kalır?

Neden bir öğretmen, emeğinin karşılığını istemek için bedenini açlığa yatıracak noktaya gelir?

Neden bir insan hakkını ararken yalnız bırakılır?

Bu soruların cevabını aramak gerekir. Çünkü burada yalnızca tek tek insanların acısı yoktur. Burada toplumun vicdan sınavı vardır.

O öğretmen benim çocuğumun öğretmeni olabilir, senin kardeşin olabilir, bir başkasının eşi, evladı, annesi, babası olabilir. Bugün başkasının yaşadığı haksızlığa uzak duran insan, yarın kendi kapısına gelen haksızlıkta aynı sessizliği karşısında bulabilir.

Biz olaylara yalnızca “Bana dokundu mu, dokunmadı mı?” diye bakarsak adalet duygusunu kişisel çıkar seviyesine indiririz. Oysa adalet, sadece canımız yandığında hatırlayacağımız bir kavram değildir. Adalet, başkasının canı yanarken de içimizde hareket etmesi gereken ilahi bir dengedir.

Halk arasında çok kullanılan bir söz vardır: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Bu söz Kur’an ayeti değildir; fakat taşıdığı ahlaki anlam, Kur’an’daki adalet ve şahitlik vurgusuyla derin bir bağ taşır.

Kur’an, insana defalarca düşünmeyi, akletmeyi, ölçmeyi, adaletli olmayı hatırlatır. Nisa Suresi 135. ayette insanın kendisi, anne babası ve yakınları aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutması emredilir. Bu çok güçlü bir ilkedir. Çünkü adalet, yalnızca bize uzak olanlara uygulanacak bir ölçü değildir. Adalet; kendi tarafımızı, kendi menfaatimizi, kendi yakınlarımızı bile aşabilen bir bilinç hâlidir.

Maide Suresi 8. ayette ise bir topluluğa duyulan öfkenin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiği bildirilir. Bu da insanın iç dünyasına yöneltilmiş büyük bir uyarıdır. Demek ki adalet; sevgiye göre de nefrete göre de eğilip bükülemez. Adalet, insanın duygularından daha yüksek bir yerde durmak zorundadır.

Peki biz bu ölçüyü nerede kaybediyoruz?

Bence en çok sorgulamayı bıraktığımız yerde kaybediyoruz.

Bize bir şey anlatılıyor ve biz onu olduğu gibi kabul ediyoruz. Bir olay gösteriliyor, biz onun arka planını merak etmiyoruz. Bir insan sesini yükseltiyor, biz neden bu kadar bağırmak zorunda kaldığını düşünmüyoruz. Bir anne ağlıyor, biz acının kaynağına değil, görüntünün rahatsız ediciliğine takılıyoruz. Birileri hak arıyor, biz “Yine ne istiyorlar?” diyerek başımızı çeviriyoruz.

İşte orada vicdanın üzerine ince bir perde iniyor.

Sorgulamamak bazen bilgisizlikten değil, görmek istememekten kaynaklanır. Çünkü görmek sorumluluk getirir. İnsan gördüğü şey karşısında artık eskisi kadar rahat kalamaz. Hakikati fark eden kişi, kendi suskunluğuyla da yüzleşmek zorunda kalır.

Bu nedenle çoğu insan bilmemeyi seçer, görmemeyi seçer, duymamayı seçer. Kendi küçük dünyasında huzurlu kalmayı tercih eder.

Fakat bu huzur gerçek huzur değildir. Bu, ertelenmiş bir yüzleşmedir.

Ruhsal açıdan bakıldığında, insanın en büyük yanılgılarından biri kendini iyi insan sanıp kötülüğe sessiz kalmasıdır. Oysa pasif iyilik, bazı zamanlarda haksızlığın en rahat yatağına dönüşür. Çünkü haksızlık yalnızca yapanın eliyle büyümez; görenin sessizliğiyle, duyanın suskunluğuyla, bilenin başını çevirmesiyle de büyür.

Psikolojik açıdan bakıldığında ise insan çoğu zaman kendi güvenlik duygusunu korumak ister. “Beni ilgilendirmez.” der. “Ben ne yapabilirim?” der. “Zaten hiçbir şey değişmez.” der. “Bana dokunmasın yeter.” der.

Bu cümleler ilk bakışta masum görünür fakat uzun vadede vicdanı uyuşturur.

Bir toplumda herkes kendi küçük rahat alanına çekilirse haksızlık büyük bir gölge gibi büyür. Sonra bir gün o gölge herkesin kapısına düşer. O gün geldiğinde insan, geçmişteki sessizliklerinin sesini duyar.

Bugün adalet isteyen bir annenin sesi sana uzak gelebilir. Açlık grevindeki bir öğretmenin sesi sana başka bir dünyanın meselesi gibi görünebilir. Hakkını arayan bir insanın çığlığı sana fazla sert, fazla rahatsız edici, fazla görünür gelebilir.

Ama adaletin uzağı yoktur.

Haksızlığın mesafesi yoktur.

Bir yerde hakikat örtülüyorsa başka bir yerde vicdan eksilir.

Burada mesele herkesin her konuda uzman olması değildir. Her olayın ayrıntısını bilmeden hüküm vermek de doğru değildir. Zaten Kur’an, insanı bilmediği şeyin peşine körü körüne düşmemesi konusunda da uyarır. Kulak, göz ve gönül sorumludur. Yani mesele dedikoduya, öfkeye, kalabalık psikolojisine kapılmak değildir.

Mesele, akleden bir vicdanla bakabilmektir.

Ne kör inanış ne kör öfke ne bilgisiz hüküm ne de rahatına gömülmüş bir sessizlik...

Bize gereken şey, hakikati arayan bir bilinçtir.

Çünkü sorgulamayan insan kolay sürüklenir. Ona kimin iyi, kimin kötü olduğu söylenir; çoğu zaman araştırmadan inanır. Kime üzüleceği, kime kızacağı, kimi savunacağı, kimi yok sayacağı hazır cümlelerle önüne konur.

Sorgulayan insan ise ezberi bozar.

Çünkü sorgulayan insan, sadece gösterilene bakmaz; gösterilmeyeni de merak eder. Sadece anlatılanı dinlemez; anlatılmayanın da izini sürer. Sadece kalabalığın sesini duymaz; kalabalığın bastırdığı sessizliği de fark eder.

Bir toplumun gerçek uyanışı burada başlar: Diplomayla değil, aklı ve vicdanı birlikte çalıştırmakla.

Gelenek böyle dedi diye değil, kalabalık böyle inanıyor diye değil, bize böyle öğretildi diye değil; hakikat ne söylüyor diye bakmakla.

Bazen bize öğretilen şeyler bizi özgürleştirmek için değil, belli kalıpların içinde tutmak için öğretilmiş olabilir. Bazen doğru sandığımız kabuller, hakikatin kendisi değil, hakikatin üzerine örtülmüş toplumsal perdelerdir. Bazen “düzen bozulmasın” diye savunduğumuz şey, aslında birilerinin hakkının görünmez kalmasına hizmet eder.

İşte o zaman insanın kendine şu soruları sorması gerekir:

Ben gerçekten adaleti mi savunuyorum yoksa rahatımı mı koruyorum?

Ben gerçekten hakikatin peşinde miyim yoksa bana anlatılanı tekrar mı ediyorum?

Ben gerçekten görüyor muyum yoksa başımı çevirerek görmemeyi mi seçiyorum?

Ben gerçekten düşünüyor muyum yoksa düşünmek yerine sürükleniyor muyum?

Bu sorular kolay değildir. İnsanın içini yoklar. Huzurunu biraz bozar. Ezberini çatlatır. Ama bazen hakikat, insanın içine yumuşak bir ses gibi değil, kapıya vurulan sert bir tokmak gibi gelir.

O tokmağı duymak gerekir.

Çünkü sorgulamadığımız her yerde birilerinin acısı görünmez olur. Sormadığımız her yerde birilerinin hakkı daha kolay çiğnenir. Başımızı çevirdiğimiz her yerde birileri yalnız kalır.

Ve en sonunda toplum yalnızca adaleti değil, merhametini de kaybeder.

Adalet yalnızca kurumların, yasaların, mahkemelerin meselesi değildir. Adalet aynı zamanda halkın vicdan terbiyesidir. Biz neye sessiz kalıyorsak biraz da onun devamına alan açıyoruz demektir.

Hakikat boyutuna geçmek tam da burada başlar: İnsan kendisine öğretileni tekrar etmeyi bırakıp gerçekten görmeye başladığında, kalabalığın sesiyle değil, vicdanının sesiyle düşünmeye başladığında, rahatını değil, hakikati merkeze aldığında ve en önemlisi, başkasının acısını kendi insanlığından ayrı görmediğinde...

Çünkü bir toplum aklını kaybederse kandırılır. Vicdanını kaybederse duyarsızlaşır. İkisini birden kaybederse haksızlığı normal, adaleti lüks, hak aramayı gürültü sanmaya başlar.

Oysa hak aramak gürültü değildir.

Hak aramak, insanın onurunu savunmasıdır.

Bir toplumun gerçek seviyesi, en güçlülerin ne kadar rahat yaşadığıyla değil, haksızlığa uğrayanlerin ne kadar duyulduğuyla ölçülür.

Bugün sormamız gereken soru basittir:

Biz gerçekten düşünüyor muyuz?

Yoksa bize öğretilen cümlelerin içinde güvenli bir uyku mu uyuyoruz?

Çünkü insanın başını çevirdiği her haksızlık, günün birinde dönüp onun vicdanına bakar.

Ve vicdan, susturulsa bile unutmaz.

Yazar Aylin Bayrakdarlar

aylinbayrakdarlar@bilgigazetesi.org

 

 

Etiketler : Yazar Aylin Bayrakdarlar Köşe Yazısı Makale Kitap İnsan Toplum
Beğendim
Bayıldım
Komik Bu!
Beğenmedim!
Üzgünüm
Sinirlendim
Bu içeriğe zaten oy verdiniz.

ad image
ad image

Bunlar da ilginizi çekebilir

Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci Kaleme Aldı: Trump’ı Kırsalın Sessiz İsyanı ve Tarım Krizi Yıktı

Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci Kaleme Aldı: Trump’ı Kırsalın Sessiz İsyanı ve Tarım Krizi Yıktı

Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, sosyal medya hesabından yaptığı kapsamlı değerlendirmede, 2026 ABD ara seçim sonuçlarını tarım ekonomisi ve kırsal seçmen dinamikleri üzerinden analiz etti.

1 saat önce
Fenerbahçe'nin Liverpool Zaferi Avrupa Basınında Yankı Uyandırdı

Fenerbahçe'nin Liverpool Zaferi Avrupa Basınında Yankı Uyandırdı

UEFA Şampiyonlar Ligi'nde temsilcimiz Fenerbahçe, iki kez geriye düştüğü karşılaşmada İngiliz devi Liverpool'u 3-2 mağlup ederek unutulmaz bir geri dönüşe imza attı. Sarı-lacivertlilerin bu tarihi zaferi, başta İngiltere olmak üzere İspanya ve İtalya basınında geniş yankı buldu.

2 saat önce
SON DURAĞIN AYNASI

SON DURAĞIN AYNASI

Yazar Amine Demir Yazdı: SON DURAĞIN AYNASI

1 gün önce
ad image
ad image