Arama

                                                

Koltuk Mu İnsan Mı? Masanın İki Yüzü ve Onur Sınavı

Yazar Soner Atabek Yazdı: Koltuk Mu İnsan Mı? Masanın İki Yüzü ve Onur Sınavı

25/05/2025 07:32 | Son Güncelleme : 16/09/2026 16:10 | Soner Atabek


Koltuk Mu İnsan Mı? Masanın İki Yüzü ve Onur Sınavı
ad image
ad image

Koltuk Mu İnsan Mı? Masanın İki Yüzü ve Onur Sınavı

Şöyle bir oda hayal edin dostlar, tam ortasında da iki yanı olan bir masa. Sanki Cahit Sıtkı Tarancı'nın dediği gibi, "Hayat bir düş, yahut bir rüya..." ve bu masa da o rüyanın iki farklı yüzü gibi. Bir tarafında o gösterişli deri koltuk var ya, işte orada oturanlar genelde "güç sahibi" dediğimiz insanlar oluyor. Başkanlar, patronlar, müdürler... Hani o, kararların alındığı, emirlerin verildiği yerin sahipleri.

Masanın diğer yanında ise daha sade bir sehpa duruyor. Etrafında da birkaç sandalye dizilmiş. O sandalyelerde oturanlar da Nazım Hikmet'in "Yaşamak güzel şey be kardeşim!" dediği hayata tutunan, her telden insanlar: işçisi, memuru, sanatçısı, o işin aslını bilen "bizim gibi" insanlar.

Şimdi asıl can alıcı nokta geliyor. O deri koltuğa oturanlar da kendi içinde ayrılıyor. Bazıları var ki, tıpkı Yaşar Kemal'in "İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar" dediği gibi, o koltuğa kendi ruhunu, kişiliğini, rengini katıyor. Oturdukları yeri değerli kılıyorlar. Bir de tam tersi var; koltuktan güç alanlar. Sanki o koltuğu çekip alsan altlarından, geriye bomboş bir siluet kalacakmış gibi. İtibarlarını o makama borçlular. Ama bir de haysiyetiyle o koltuğa itibar katanlar var. İşte asıl saygıyı hak edenler onlar. Onları alsan, o koltuk bile anlamsızlaşıyor.

"Koltuktur, ne olacak?" demeyin. Bazen öyle tehlikeli bir şey olabiliyor ki... Hani o süngerler vardır, üzerine dökülen her şeyi emerler ya, işte bazı koltuklar da öyle. Üzerine oturan kişide minicik bir omurga zafiyeti, hafif bir "aman ne olacak"cılık, ufacık bir şahsiyet sorunu varsa, o koltuk başlıyor onu yavaş yavaş emmeye.

Önce tevazuunu alıyor, sonra duruşunu, doğrularını, ilkelerini... Derken bir bakmışsın, şahsiyetini, en kutsal değerlerini bile yutmuş. Sanki bir sivrisinek gibi, bir sülük gibi, bir sünger gibi emiyor adamı. Bütün hikâye küçücük bir "narkoz"la başlıyor aslında. Başlangıçta verilen o minicik tavizin acısı, sızısı hiç hissedilmiyor bile. O narkozun adı da sürekli değişiyor: bazen "Herkes yapıyor" oluyor, bazen "Bundan ne olacak ki?", bazen "Ben buraya kolay mı geldim?", bazen de o malum "Bunu yapmazsam burada oturtmazlar adamı"... Say say bitmez.

İlk iğnenin açtığı o minicik delikten sonra bir bakmışsın, içeriye sivrisinek ordusu doluşmuş. İlk sülüğün süzüldüğü yerden ortalık sülüklerin gövde gösterisine dönmüş. Sonra bir de gözünü açıyorsun ki, o ilk baştaki "sen" kaybolmuş! İşte bazı o büyük, gösterişli kapılı odalara girdiğinizde masanın öte yanında neden boş bir koltuk gördüğünüzün sırrı da bu. Sahte bir gülümseme, yapmacık bir "hoş geldiniz"le sizi içeri buyur eden o sesi duyduğunuzda şaşırıp kalıyorsunuz ve içinizden "Aaa, konuşan koltuk yapmışlar!" diyorsunuz.

Sehpanın etrafındaki sandalyelere oturanlar da kendi içinde ikiye ayrılıyor. Bazıları var ki, Necip Fazıl'ın "Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!" der gibi, vakarları ve onurlarıyla oracıkta oturup, o zorlu işlerinin halli için uğraşıyorlar. Ne eğiliyorlar, ne bükülüyorlar. Sadece dertlerini anlatmaya gelmişler. Bir de tam tersi var; hırsları uğruna şereflerini, izzetlerini bile feda etmeye hazır olanlar.

O onurlu insanlar, aslında orada olmaya mecbur kaldıkları için oradalar. Hatta o kalabalıkta bulunmak bile onlara biraz ayıp gibi gelir. Bir an önce kalkıp gitmek isterler. Daha kapıdan girerken "Keşke gelmeseydim" diye pişman olmuşlardır bile. Çünkü istemek, onlara göre bir çeşit zillet. İşte bu insanlar, donanımlı, bilgili ve mütevazı kişilerdir. Çok mecbur kalmışlarsa taleplerini de öyle eğilip bükülmeden, mertçe ifade ederler ki, masanın öte yanındaki o "sünger koltuk" bile sanki bir insan gibi şaşırır! Hatta bazıları, "Yiğit ölür, şanı kalır" misali, delikanlılıklarına halel gelmesin diye bir çay içer, hiçbir şey söylemeden, söyleyemeden kalkıp giderler. Kapıdan çıkarken onların yüzlerine bir bakıverseniz, işini halledememiş birinin hüznüyle değil, müstağni ve vakur bir tebessümle karşılaşırsınız. İşleri olmamıştır, varsın olmasın. O gece rahat uyurlar, uykuya dalarken yüzleri güler ve kendi kendilerine mırıldanırlar: "Nasıl da hiçbir şey istemedim ama..." Rüyalarına bir girme imkânınız olsa, o baki merhumun o güzelim şiirinin bir şerhini görürsünüz:

"Baş eğmezüz edaniye dünya-yı dün için Allah’adur tevekkülümüz i’timadumuz"

(Yani, "Dünün dünyası için alçaklara baş eğmeyiz. Tevekkülümüz ve itimadımız Allah'adır.")

Diğerleri ise, o ihtiras ve menfaatleri uğruna veremeyecekleri hiçbir taviz olmayan onursuzlar. Onları daha kapıdan girişlerinden tanırsınız. El pençe divan duruşları, iki büklüm halleri, dudakları sanki o koltuğun ellerinden öpmeye hazır gibi, suratlarında riyakârca yapıştırılmış sabit bir gülümseme, dudaklarının arasında yalama vaktini kaçırmamak için hazır bekleyen bir dil...

Kapıdan girişlerini görememiş olsanız bile, o sehpanın etrafına büzülüşlerinden hemen tanırsınız onları. Oturmazlar, adeta büzüşürler. Ciğer yiyen birinin etrafına büzülen üç gündür hiçbir şey yememiş bir kedi bile, onların o şahsiyetsiz büzülüşlerine kıyasla ayak ayak üstüne atmış bir asilzade gibidir. Sıranın kendilerine gelmesini beklerken, akşamdan hazırladıkları o süslü, hayranlık dolu cümleleri içlerinden mırıldanırlar. Diğerlerinin konuşmalarına çaktırmadan kulak kabartırlar. Tam o sırada, kendi o "orijinal!" yalama cümlelerinden birini bir başkası söyleyiverirse, hemen bir telaş kaplar onları. Yerine başka bir cümle bulabilmek için terlemeye başlarlar. Bütün zihinleri o "az sonra" ile meşguldür. O koltuğun yerli yersiz bir sözünü espri zannedip kahkahalar atmaları ve o sehpanın etrafındaki diğer şahsiyetsizlerin bile şaşkınlığına sebep olmaları da genellikle işte bu anlara denk gelir. Bu türler, işleri hallolmasa bile mutlu çıkarlar o kapıdan. Çünkü bir işi halletmek için yalakalık yapmak, bunlarda öyle bir yetenek haline gelmiştir ki, yalakalığı tam anlamıyla yaptıklarında işleri halletmiş gibi hissederler. O gece rahat uyurlar. Odada geçirdikleri o değerli anları, kurdukları o "manalı" cümleleri, o koltuğun kendilerinden duyduğu memnuniyeti tekrar tekrar hatırlamaya çalışır, bir daha, bir daha sil baştan hayalen yaşarlar. Ne rüyaları vardır bunların, ne de rüyasızlıklarını tasvir etmeye tenezzül edecek kadar alçalabilecek bir şiir...  

Masanın o koltuklu tarafını pek bilmem açıkçası ama o sehpanın etrafında bir çay içip kalkmaya birkaç defa mecbur ve maruz kalmışlığım vardır. O koltuklarda oturanlar, bazen sizin o onurlu duruşunuzdan, bazen de hiçbir şey istemeden çekip gidişinizden rahatsız olurlar. Hala insanlıktan nasibi kalanlar vardır bazı koltuklarda, onlar da sizi sanki gerçek olamayacak kadar onurlu bir masalmışsınız gibi seyrederler. Bu zamanda ve o odada...

Bence bu insanların o kişiliksiz bir koltuğa dönüşmelerinde, en az kendi mayalarındaki bozukluk kadar, o sehpa ahalisinin de payı vardır. O "sehpacı zevatın" üç kuruşluk menfaat için eğilip bükülüşleri, görüp utanmamak için riyakârlığın bile gözlerini kapatacağı o akıl almaz taklalar atışları, en kıvrak dansözün bile maharetlerine nispetle bir heykel gibi kaldığı o şahsiyetsiz kıvırışları, masanın diğer tarafını baştan çıkaran en önemli sebeplerden biridir. Bir işin halli için huzurlarında iki büklüm olunmasına, saçma sapan iltifatlar edilmesine, yalakalık yapılmasına önceleri belki garipserler ama bu duruma sonradan öyle bir alışırlar ki, bütün bunların olmamasını en sonunda kendilerine hakaret gibi görmeye başlarlar.

Bir de bakmışsınız, eğilmeden konuşmak kibir olmuş, perestiş etmeden istemek ayıp, vakarla oturmak saygısızlık, yanlışı ifade etmek günah, mertçe eleştirmek küfür...  

Artık ehliyet ve liyakatin ölçüsü, işi yapabilme konusundaki yeteneğiniz değil, o işi elde edebilmek için ne kadar eğilebildiğinizin potansiyelidir. Menfaati için eğilmeyi marifet sananların, davası için dik durmasını nasıl bekleyeceksiniz ki?

Türkiye'nin yarınları için, o dolduramadığı koltuğu işgal eden yamukların nasıl parti değiştirdiklerini bunu yaparken hangi pazarlıkları yaptıkları ya da "metal yorgunluğu" adı altında değiştirmek elbette güzel ve önemli bir adımdır. Ama bence bundan çok daha önemlisi, yamulmayıp dik durduğu için o total kırgınlığa mecbur edilen dava sahiplerinin gönüllerini almaktır. Partisi için ya da davası için dik durup oy verenlerin halini parti değiştirenler anlayamaz. O boş koltuk anlayamaz. O koltuğa değer katanlar ile o koltuk sayesinde değerli olanlar asıl mesele burada.

Çünkü bizim asıl ve büyük derdimiz; masanın o tarafındakilerin metal yorgunluğundan ya da çıkarı için parti değiştirenlerden ziyade, o sehpanın etrafındaki yeni liyakat ölçüsünü bildiği için, o odanın kapısından girmeye dahi tenezzül etmeyenlerin total kırgınlığıdır! Belki de Yunus Emre'nin dediği gibi: "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz." Unutmayalım ki, o masanın iki yanında da insan oturuyor ve asıl olan, insanın onurudur.

"İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar; koltuk ise onu ya yüceltir ya da yutar."

Soner Atabek

 

Etiketler : Soner Atabek Yazar KöşeYazısı KöşeYazarı Haber Haberler SonDakika
Beğendim
Bayıldım
Komik Bu!
Beğenmedim!
Üzgünüm
Sinirlendim
Bu içeriğe zaten oy verdiniz.

ad image
ad image

Bunlar da ilginizi çekebilir

Kurtlar Vadisi Dizisine Bilirkişi İncelemesi

Kurtlar Vadisi Dizisine Bilirkişi İncelemesi

2011 yılında Silivri Cezaevi'nde hayatını kaybeden eski Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin 2026 yılında yeniden açılan soruşturma, kapsamını genişleterek devam ediyor.

26 dakika önce
OKUL BİLGİSAYARLARI BAŞARIYI DÜŞÜRÜYOR, VELİLER İSYANDA

OKUL BİLGİSAYARLARI BAŞARIYI DÜŞÜRÜYOR, VELİLER İSYANDA

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki devlet okullarında her öğrenciye bir dijital cihaz dağıtılmasıyla başlayan "dijital dönüşüm", beklenenin aksine akademik başarıyı olumsuz etkiliyor.

23 saat önce
SAMSUNSPOR'DAN GELECEĞİN TARAFTARLARINA ANLAMLI DOKUNUŞ: 35 BİN ÖĞRENCİYE HEDİYE PAKETİ

SAMSUNSPOR'DAN GELECEĞİN TARAFTARLARINA ANLAMLI DOKUNUŞ: 35 BİN ÖĞRENCİYE HEDİYE PAKETİ

Samsunspor Kulübü, şehir ile kulüp arasındaki bağları güçlendirmek ve yeni nesillere Samsunspor sevgisini aşılamak amacıyla başlattığı "Bu Şehrin Çocukları Samsunsporludur" projesinde mutlu sona ulaştı.

23 saat önce
Yorumlar

Other Posts
13.09.2026 - Kendinden Kaçarken Kendine Varmak 29.08.2026 - Sahip Olduklarımızın Sahibi Midir İrademiz? 22.08.2026 - Kazandım Derken Ne Bıraktın Arkanda? 15.08.2026 - Kendi Kendine Geç Kalma 01.08.2026 - Kapılar Kapandığında Kimsin? 25.07.2026 - Kendi Yalnızlığına Hoş Geldin 18.07.2026 - Kapı Aslında Hiç Kapanmadı: Modern Zamanlarda Hakikate Uyanmak 11.07.2026 - İÇİNDEKİ SULTAN 04.07.2026 - İçerideki Kapıları Kapatmak: En Büyük Özgürlük 27.06.2026 - Hakikatin Soğuk Çıplaklığı: Bizi Ayakta Tutan O Sancılı Bağ 19.06.2026 - Kalabalıktan Uzak, Hakikate Yakın 13.06.2026 - Büyük Kapılardan Önce Geçilen Dar Yollar 06.06.2026 - Görünmeyen Güven ve Kalbin Evi 30.05.2026 - Ruhun Özgürlük Yürüyüşü 23.05.2026 - Karakteri Hür Olanı Hangi Korkuyla Yeneceksiniz? 16.05.2026 - Zamanın Sessiz Bilgisi ve Kaderle Yeniden Tanışmak 09.05.2026 - Korku Panayırında Uyanmak 01.05.2026 - Kaderin Kapısını Kalbiyle Çalanlar 06.02.2026 - Kaybederken Kendini Bulmak: En Güzel Yenilgi 24.01.2026 - Aynadaki Yüzümüz 09.01.2026 - Asanın Kırıldığı Yer 26.12.2025 - Aidiyetin Sessiz Çöküşü 06.12.2025 - Büyük Davaların Yuttuğu Vicdan 07.11.2025 - Kul Olanın Boyun Eğmezliği 26.10.2025 - AH BURSAM... GÖNLÜMÜN YARASI 17.10.2025 - Bizi Bize Bırakmıyorlar 03.10.2025 - Hani O Efendi, Namuslu Ülke Nerede? 24.09.2025 - Hizmetkâr Olması Gerekenler Efendi Oldu! 13.09.2025 - Vicdanın Enkazı 07.09.2025 - Kötülüğün Sıradanlığına Alışmak: Vicdanımız Nereye Gidiyor? 03.09.2025 - Ateş Çemberinin Kenarında 24.08.2025 - Liyakatsizliğin Acı Faturası 15.08.2025 - Kalbimiz Neden Sustu? 07.08.2025 - Kendimize Söylediğimiz Yalanlar 27.07.2025 - Hayat Filminde Sen Yönetmensin 22.07.2025 - Yaşamak Diye Bir Korku Var İçimizde... 12.07.2025 - Hayatımın En Zor Yazısı... 23.06.2025 - Uygarlığın Kanlı Çelişkisi 12.06.2025 - Suskunluğun Ferhanesi 31.05.2025 - Kötülere İyi Demenin Bedeli 25.05.2025 - Koltuk Mu İnsan Mı? Masanın İki Yüzü ve Onur Sınavı 21.05.2025 - Allah Bizi Duyuyor mu? Kalbin Sessiz Çığlıkları 17.05.2025 - Kalbi Kırık Aynalar: Kaybolan Güvenin Gölgesinde 09.05.2025 - Cenneti Cehennemde Aramak! 02.05.2025 - Yorgun Kalplerin Sessiz Çığlığı 25.04.2025 - Kalplerimiz Neden Çoraklaştı? 16.04.2025 - Ödünç Alınan Hayatlar 21.02.2025 - İyilerin Kenarda Kaldığı Türkiye 05.01.2025 - Sahte Dünya Oyunları 24.11.2024 - Asla Düşünme! 01.11.2024 - "Eğitim Sistemimiz: Bizi Hangi Hayvana Benzetiyor?" 17.10.2024 - Vur Vatandaşın Sırtına! 21.09.2024 - Gerçekten Din Kardeşi miyiz? 12.09.2024 - Bize Ne Oluyor? 24.08.2024 - Biz neden bu kadar beceriksiziz? 08.08.2024 - Öfkeli insanlar ülkesi! 18.07.2024 - Kaosu Ve Ölümü Kim Çağırıyor? 11.07.2024 - Çürümenin sonu hep aynıdır, yok olmaya mahkûmdur! 02.06.2024 - Harese 17.05.2024 - Bu Ülkeye Ne Oldu Böyle? 10.05.2024 - Kimse Unutamaz! 23.04.2024 - Türkiye'nin Trajikomik Hayatı 13.04.2024 - Çocuklarımızı Kim Ateşin İçine Atıyor? 04.04.2024 - Neden Öldürüyoruz? 24.03.2024 - Türkiye Yorgun mu? 15.03.2024 - ‘’İncinmişsin’’Dedi 09.03.2024 - Değerlerini Kaybeden Bir Toplum 17.02.2024 - DIŞ GÜÇLER 12.02.2024 - Aydınlık ile karanlığın kavgası 11.02.2024 - UMUTLA BAK 11.02.2024 - ÜLKEMİ ÖZLÜYORUM 11.02.2024 - SÜRÜDEN AYRILMAK 11.02.2024 - KÖLELERE İYİ DAVRANIN 11.02.2024 - İŞİ EHLİNE VERMEK 11.02.2024 - ÇAĞDAŞ KÖLELİK 11.02.2024 - BU YOL BİZİ KAVGAYA GÖTÜRÜR 11.02.2024 - BEN NE YAPIYORUM 11.02.2024 - BEN NE DERSEM O 11.02.2024 - BEDELİNİ ÖDEYENLER 11.02.2024 - AH BURSAM AH!
ad image
ad image