Zamanın Sessiz Bilgisi ve Kaderle Yeniden Tanışmak
Yazar Soner Atabek Yazdı: Zamanın Sessiz Bilgisi ve Kaderle Yeniden Tanışmak
16/05/2026 15:29 | Son Güncelleme : 16/09/2026 15:02 | Soner Atabek
Zamanın Sessiz Bilgisi ve Kaderle Yeniden Tanışmak
İnsan doğar, büyür, yer, içer, çalışır ve sonra bir gün aniden ölüverir. Çoğu zaman, zamanın altımızdan kayıp giden bir halı gibi nasıl geçtiğini bile anlamayız. Hayatın o baş döndürücü hızına kapılıp giderken geriye dönüp baktığımızda, ne acıdır ki elinde kalan tek şey koca bir hiçlik ve göğsümüzden kopan derin bir "ah" çekmektir. Hep bir şeylerin peşindeyiz... Unvanlar, mallar, mülkler biriktirir, gücün ve haklı olmanın o kör edici cazibesine kapılırız. Fakat yolun sonuna gelindiğinde anlarız ki, dünyanın gürültüsünde biriktirdiğin her şey unvanındır; zamanın sessizliğinde geriye kalan ise sadece kendinsin. O çok sarıldığımız dünyalıkların aslında avucumuzdaki kum taneleri gibi parmaklarımızın arasından kayıp gittiğini ancak o zaman yaşlı gözlerle izleriz.
Oysa zamanı anlayan, onun akışını kalbiyle, ruhuyla hisseden bir insan için bu çaresiz süreç tam tersine döner. Onlar akıp giden dakikaları ömürden düşen bir kayıp değil, ruhlarına eklenen bir derinlik, bir kazanım olarak yaşarlar. Bugün bu yazımda, modern dünyanın o hiç bitmeyen, bizi yoran gürültülü koşturmacasından biraz sıyrılmak istedim. Sizinle el ele verip zamanda, o zamansızlığın huzurlu bilgisine doğru küçücük, kalbi bir yolculuk yapalım istedim.
Çünkü insan bazen en büyük, en can yakıcı öğretisini bir hocanın dizinin dibinde değil, hayatın tam içinden sessizce geçen o acımasız zamandan alır. Zaman, gerçekten ve teslimiyetle dinleyene her şeyi ama her şeyi öğretir. İnsanları tanımayı, sevginin saflığını, ihanetin o soğuk yüzünü, yalnızlığın şifasını, gücü ve en çok da kaybetmeyi… Bazı dersler hiçbir kitapta yazmaz sevgili okur; insan onları ancak canı yana yana, yaşayarak ve o karanlık tünellerden sessizce geçerek öğrenir.
Kadim öğretiler de hep kalbimizin bu kuytu sessizliğine işaret eder. Buda, aydınlanmanın o huzurlu yolunu anlatırken, kelimelerin bittiği yerde zamanın ve ruhun hakikatinin başladığını ve sessizliğin aslında anlayabilene bir feryat olduğunu söyler. İnsan en büyük, en sarsıcı yüzleşmesini de başkalarıyla ya da düşmanlarıyla değil, işte zamanın o bükülmez sessizliğiyle yaşar. Çünkü zaman geçtikçe yüzümüzdeki o ağır maskeler birer birer düşer, hırslarımız, tutkularımız yorulur ve nihayetinde geriye insanın çırılçıplak hakikati, yani gerçekten ne olduğu kalır. Zaman sana sadece kimi ya da neyi sevdiğini göstermez; nelere göğüs gerdiğini, en çok neden ve neresinden kırıldığını ve bugüne kadar hangi tatlı yalanlarla kendini uyuttuğunu da bir tokat gibi yüzüne vurur.
Nitekim Kuran-ı Kerim, Asr Suresi’nde "Zamana andolsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna" diyerek tam olarak bu kalbi muhasebeye ve insanoğlunun o her şeyi bildiğini sandığı ziyan oyununa dikkat çeker. Buradaki "sabır" ve "zaman", insanın kendi yalanlarından, dünyanın o göz boyayan geçici heveslerinden sıyrılıp hakikate tutunma gücüdür. Ne yazık ki insanların çoğu zamanı sadece öldürür, geçirir. Çok azı ise zamanın içinden süzülüp gelen o sessiz, bilge fısıltıyı duyabilir. Musa Peygamber’in Sina Dağı’ndaki kırk yıllık o derin yalnızlığı veya İsa Peygamber’in çöldeki o göz yaşlarıyla dolu büyük inzivası, aslında zamanın sessizliğinde nefisle, dünyayla ve bize yüklenen o sahte unvanlarla yapılan o büyük yüzleşmenin sembolüdür. Onlar zamanı tüketmemiş, zamanın kalbindeki bilgiyi duymuşlardır.
Bazen hepimizin içine bir kurt düşer; kendi hayatımızı tam anlamıyla yaşayamadığımızı, eksik kaldığımızı düşünürüz. Öyle olsa bile, bir insanın kalbine bıraktığımız bir bakış açısıyla, küçük bir farkındalıkla ya da bir tebessümle, iyilikle bu dünyadaki etkimizi sürdürmek isteriz. İşte o korktuğumuz "hiçlikten" bizi kurtaracak tek sığınak da budur. Kadim Hint metinlerinde Krishna da savaşçı Arjuna’ya yaşamın, ölümün ve tüm bu hırsların ötesindeki o ölümsüz izi fısıldarken, eylemlerinin sonucuna bağlanmadan sadece doğru olanı yapmasını öğütler. Çünkü geride bıraktığın iyilik, ruhun evrendeki ölümsüz izidir. Ünlü düşünür Schopenhauer da yüzyıllar sonra bu felsefeyi doğrularcasına, zamanın her şeyin değerini ortaya çıkaran en adil yargıç olduğunu ve arkamızda bıraktığımız tek gerçek mirasın, başkalarının ruhunda uyandırdığımız farkındalık olduğunu söyler. Malın, mülkün, paranın bittiği yerde, bir insanın kalbinde bıraktığımız o sıcak iz başlar çünkü.
İnsan dünyevi hırslarından, "ben" kavgasından sıyrılıp sakinleştikçe daha doğru karar verir; daha doğru karar verdikçe de hayatının direksiyonu ellerinin arasına geçmeye başlar. Bu yüzden bazen değişen şey sanıldığı gibi acı bir kader değil; insanın o kaderle kurduğu bağ, onunla barışma biçimidir. Tıpkı filozof imparator Marcus Aurelius’un dediği gibi, hayatımız düşüncelerimizin rengine boyanır. Zihnimizin rengi neyse, zamanın bize getirdikleri de o renge bürünür çünkü. İşte bu yüzden, ömrü telaşla harcamak yerine durup o rengi fark etmek gerekir. Biliriz ki zamanı tüketmek hayatı eksiltir; zamanı dinlemek ise kaderi değiştirir.
Bizler zamanı düşmanca hırpalamak, onu bir düşman gibi yenmeye çalışmak yerine onu dinlemeyi, onunla kol kola yürümeyi başardığımızda, kaderin ruhumuza çarpan o sert, acımasız dalgaları da yavaşça durulur. İşte o zaman biz, o dalgaların arasında boğulmayı değil, onlarla beraber süzülmeyi öğreniriz. Değişen dışarıdaki dünya, oturduğumuz makamlar ya da cüzdanımızdakiler değildir; değişen, içerideki o yorgun insanın zamana ve kadere hüzünlü ama umut dolu bakışıdır.
Şimdi, bu satırların sonunda, modern dünyanın o hiç susmayan, bizi yutan uğultusuna geri dönmeden önce, gelin kendimizle baş başa kalalım ve kalbimize şu soruyu soralım:
Siz şu an zamanı sadece harcayanlardan ve eksilenlerden misiniz, yoksa onun o derin, bilge sessizliğini işitebilenlerden mi? Kovaladığınız o süslü unvanlar, biriktirmek için ömrünüzü verdiğiniz eşyalar ve insanlara karşı taktığınız maskeleriniz elinizden ansızın alındığında, zamanın o büyük, berrak aynasında geriye sizden, o saf ruhunuzdan ne kalacak?
Unutmayın; akıp giden saatleri durdurmaya hiçbirimizin gücü yetmez. Ama o saatlerin içinden sessizce geçerken ruhumuza hangi rengi vereceğimiz, arkamızda nasıl bir koku bırakacağımız sadece ve sadece bizim elimizde.
Bugün, kaderinizle kurduğunuz o küskün ilişkiyi şifalandırmak için, pencerenizi açıp zamanın sessizliğini dinlemeye hazır mısınız?
Yazar Soner Atabek
soneratabek@bilgigazetesi.org
Bunlar da ilginizi çekebilir
OKUL BİLGİSAYARLARI BAŞARIYI DÜŞÜRÜYOR, VELİLER İSYANDA
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki devlet okullarında her öğrenciye bir dijital cihaz dağıtılmasıyla başlayan "dijital dönüşüm", beklenenin aksine akademik başarıyı olumsuz etkiliyor.
21 saat önceSAMSUNSPOR'DAN GELECEĞİN TARAFTARLARINA ANLAMLI DOKUNUŞ: 35 BİN ÖĞRENCİYE HEDİYE PAKETİ
Samsunspor Kulübü, şehir ile kulüp arasındaki bağları güçlendirmek ve yeni nesillere Samsunspor sevgisini aşılamak amacıyla başlattığı "Bu Şehrin Çocukları Samsunsporludur" projesinde mutlu sona ulaştı.
21 saat önceKendinden Kaçarken Kendine Varmak
Yazar Soner Atabek Yazdı: Kendinden Kaçarken Kendine Varmak
2 gün önce


