Sahip Olduklarımızın Sahibi Midir İrademiz?
Yazar Soner Atabek Yazdı: Sahip Olduklarımızın Sahibi Midir İrademiz?
29/08/2026 17:14 | Son Güncelleme : 16/09/2026 10:45 | Soner Atabek
Sahip Olduklarımızın Sahibi Midir İrademiz?
Sevgili okuyucum, gel bugün seninle hiç öyle yüksek perdeden konuşmadan, hayatın tam da içinden, içimizi acıtan ama nedense hep susmayı seçtiğimiz bir gerçeği konuşalım.
İnsan, bütün o büyük iddialarına ve güçlü iradesine rağmen hayatını bağımlılıklar üzerine kurmuşsa, aslında en büyük zayıflığını da tam orada, kendi elleriyle yaratıyor. Asıl mesele bir şeylere sahip olmak, bir yerlere gelmek ya da birilerini sevmek değil elbette. Asıl mesele; birinin sevgisine, başkalarının onayına, paraya, makama, itibara, alıştığı konfora ya da gerçekleşmesini beklediği tek bir ihtimale gereğinden fazla bağlandığında, iradesinin dizginlerini o şeyin eline vermesidir.
Ayağımızı gazdan çekelim biraz: Başımızı sokacak güzel bir evimizin olması, kapıda duran iyi bir araba ya da imza attığımız bir makam koltuğu ruhumuzu neden kirletsin ki? Bunlar hayatın güzellikleri... Ama sorun ne zaman başlıyor biliyor musun? Sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin, gizlice bize sahip olmaya başladığı o sessiz anda. Unutmayalım ki; insan, sahip olduğu şeylerle değil; kalbini teslim ettiği şeylerle markalanır. Nesneye köle olmadan yaşamayı başaramayan, özgürlüğü sadece bir kelime sanır.
Eşyaya, konfora, başkalarının alkışlarına öyle bir yapışıyoruz ki, zamanla o nesnelerin kölesi oluyoruz. Oysa onları elimizde tutmak ile ruhumuzu onlara kurban etmek arasında uçurumlar var. Büyük mutasavvıf İbnü'l-Arabî’nin o içimizi titreten tespiti tam da bu yüzleşmeyi koyuyor önümüze: "Sen neye bağlanırsan, senin ilahın o olur." Evimiz, arabamız, ünvanımız birer imkan olarak kalsa sorun yok. Fakat ne zaman ki birinin sevgisine, başkalarının onayına, paraya, makama, itibara ya da alıştığı konfora gereğinden fazla bağlanırız; işte o an irademizin dizginlerini o şeyin eline teslim ederiz. Çünkü "onsuz yaşayamam" dediğin her şey, bir süre sonra senin şahsi celladına, seni yöneten görünmez bir efendiye dönüşür.
İçten içe biliyoruz, değil mi? İnsan her zaman sonunu bilmediği için yanlış yollara sapmaz. Çoğu zaman o yolun uçuruma çıktığını görür ama bugünkü hazzı, o sıcak konforu bırakacak cesareti gösteremez. Makamın büyüsü, paranın sıcaklığı, onaylanmanın sarhoşluğu tam şuracıktadır; bedel ise gelecekte bir yerlerde... Zihnimiz, avucumuzdaki geçici imtiyazı, yarın ödeyeceğimiz o ağır bedelden hep daha gerçek sanır. Dostoyevski ne kadar haklı: "İnsan, kendi mutluluğundan çok felaketini ertelemeyi sever." Çünkü makam, ev ya da para insanı tutsak etmez; insanı tutsak eden, 'onsuz yaşayamam' dediği o tek ihtimale iradesini kurban etmesidir. İnsan, başkalarının onayına, paraya, makama gereğinden fazla bağlandığında iradesini kaybettiğini bilse de, o anki konforun büyüsünden kolay kolay sıyrılamaz.
Her akşam başımızı yastığa koyduğumuzda bu dünyadaki süremizin kısıtlı olduğunu biliriz ama zamanı hep yanlış hesaplarız. “Bugün değil, daha gencim, biraz daha vakit var” deriz. “Yarın bakarız, sıra bana gelmez” diye kendimizi kandırırız. Oysa Kur’an-ı Kerim’in o derin uyarısı, uykudan uyandıracak cinstendir: “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çeviriyorlar.” (Enbiyâ, 1). Kalbimizi geçici olan her şeye böyle körü körüne bağladıkça, o acı yüzleşme gününü zihnimizde hep biraz daha öteye iteriz.
Ve günün sonunda, o beklenen felaket kapımıza dayandığında "Hiç beklemiyordum, ansızın oldu" deriz. Oysa ansızın gelen hiçbir şey yoktur dostum. Yaşadığımız şey, yıllarca gözlerimizi kapattığımız, ertelediğimiz kendi gerçeğimizle yüzleşmekten ibarettir. Montaigne’in dediği gibi: "Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim."
Hayattaki bütün imkanlar bizim yolumuzu kolaylaştırmak için var, bizi tutsak etmek için değil. Ne zaman ki birinin sevgisine, paraya, makama ya da alıştığı konfora gereğinden fazla bağlanmayıp irademizin dizginlerini yeniden kendi ellerimize alırız, işte o zaman o kaçınılmaz sonla yüzleşmekten korkmadan, göğsümüzü gere gere gerçekten yaşayabiliriz.
Yazar Soner Atabek
Bunlar da ilginizi çekebilir
OKUL BİLGİSAYARLARI BAŞARIYI DÜŞÜRÜYOR, VELİLER İSYANDA
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki devlet okullarında her öğrenciye bir dijital cihaz dağıtılmasıyla başlayan "dijital dönüşüm", beklenenin aksine akademik başarıyı olumsuz etkiliyor.
17 saat önceSAMSUNSPOR'DAN GELECEĞİN TARAFTARLARINA ANLAMLI DOKUNUŞ: 35 BİN ÖĞRENCİYE HEDİYE PAKETİ
Samsunspor Kulübü, şehir ile kulüp arasındaki bağları güçlendirmek ve yeni nesillere Samsunspor sevgisini aşılamak amacıyla başlattığı "Bu Şehrin Çocukları Samsunsporludur" projesinde mutlu sona ulaştı.
17 saat önceKendinden Kaçarken Kendine Varmak
Yazar Soner Atabek Yazdı: Kendinden Kaçarken Kendine Varmak
2 gün önce


