YOL VE GÖLGE
İnsan yürüdüğü yolda sadece ilerlemez; bir de iz bırakır. Her adımı, her sözü, her düşüncesi yolunda bir yere dokunur. Bu izler bazen kalıcı, bazen geçicidir; bazen derin bazen sığ, bazen aydınlık bazen karanlık… Çünkü insan, içinde hem geceyi hem de gündüzü taşır.
Yola revan olan insan, bir de kendisini takip eden bir gölgeyle yürür. Bu gölge insanın gece yanıdır; karanlığıdır. İnsan ne kadar görmezden gelse, yüzleşmekten kaçınsa, bastırmaya çalışsa da ondan ayrılmaz. Çünkü insan herkesten kaçabilir; ama kendinden kaçamaz. Yalnızca kendisiyle olan mesafesini artırır. İşte gölge insanın ayrılamadığı parçasıdır.
Yol bazen düz, bazen sarp, bazen de karanlıktır. Ama asıl karanlık insanın iç dehlizlerinde başlar. Bir an gelir; insan yönünü şaşırır. Bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da sürüklenerek… Yoldan sapar, rüzgârla savrulur, ayağı takılır ve düşer. İşte o an, sadece bir hata yapmış olmaz. İnsan, o hatayla birlikte kendinden uzaklaşır. Her hata insanın içinde derin bir kırılma yaratır. Ve bu kırılma, çoğu zaman dışarıdan görünenden çok daha ağırdır.
Kendi inandığı yola, yolculuğuna ve yolun sahibine karşı işlediği o hata, insanı içsel bir kopuşun eşiğine getirir. Bu yüzden günah, çoğu zaman zannedildiği gibi yalnızca bir eylem değildir. Bir kopuştur. Bir uzaklıktır. Bir cenderenin içine sıkışmaktır. İnsanın kendi hakikatinden ayrı düşmesidir.
Ve bu düşüş, dışarıdan görüldüğü kadar kolay değildir. Çünkü insan, yaptığı şeyle değil; o şeyin ruhunda açtığı kolay kolay kapanmayan yarayla yorulur. Bu yorgunlukla zihnine şu sorular hücum eder:
‘’Bunu nasıl yaptım?’’
‘’Ben böyle biri miyim?’’
‘’Artık geri dönebilir miyim?’’
‘’Eskisi gibi olabilir miyim?’’
İşte ağır yük burada başlar. İnsan hatasının kendisinden çok onun ruhunda bıraktığı ağırlığın altında ezilir.
Bazen susar, bazen gizlemeye çalışır, bazen de yok sayar. Ama ne yaparsa yapsın, o yük bir gölge gibi onunla yürümeye devam eder. Ve bir noktadan sonra insan, yaptığıyla değil; taşıdığıyla baş edemez hâle gelir.
Tam da burada kalbinin derinliklerinden bir ses yükselir.
Bir yakarış… Bir arz-ı hâl… Bir kırılma… Bir dönüş…
Didem Madak’ın o içten duası gibi:
‘’Olanlar oldu Tanrım…
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla…’’
Kapıyı çarparak çıkan bir evladın, yeniden o sıcak yuvaya dönme isteğine benzer bu yakarış… Bu dua, insanın taşıyamadığı yüklerin dili olur. Çünkü bazen insan en çok tükendiği yerde yönünü yeniden bulur.
İnsana yaptığıyla yaşamak zor gelir; ama o yükten de kaçamaz. Ne geri dönebilir ne olduğu yerde kalabilir. İşte bu sıkışmışlık, insanın en gerçek yeridir.
Ve tam da burada karanlığın içinden bir ışık sızar:
Pişmanlık.
Pişmanlık, çoğu zaman zayıflık zannedilir. Oysa o, insanın içindeki iyiliğin hâlâ diri olduğunun en açık işaretidir. Çünkü insan, tamamen yabancılaştığı bir şeye pişman olmaz. Pişmanlık, ait olduğu yeri hâlâ unutmayan ve o yerden kopamayan kalbin iç çekişidir.
İnsan hatasından değil; hatasına kayıtsız kalabildiğinde savrulur. Bu yüzden pişmanlık bir son değil, bir başlangıçtır. Bir dönüş ihtimalidir. Bir yenilenmedir. Temiz bir sayfa açmaktır hayata.
Hz. Yunus, kavmini terk ettiğinde karanlığın en yoğun yerine düştü yolu. Ne bir yön vardı ne bir çıkış, ne de bir ışık… Kendi ve hatasıyla baş başa kalmıştı. Ama o karanlığın içinde hatasıyla kendisi arasına bir mesafe koydu ve dilinden şu söz döküldü:
‘’Senden başka ilah yoktur. Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin. Şüphesiz ben nefsime zulmedenlerden oldum.’’ (Enbiya/87)
Bu bir kurtuluş talebi değildi sadece. Bir kabuldü. Bir yüzleşmeydi. Kaçmayan bir kalbin duasıydı. İnsan kurtulmadan önce, düştüğü yeri kabul eder.
Ve belki de o yüzden kapı açıldı.
İnsan günahın kendisinden çok, onu inkâr ederek yorulur. Kaçtıkça ağırlaşır. Sakladıkça açığa çıkar. Sustukça derinleşir. Ama kabul ettiğinde içteki düğüm çözülmeye başlar.
Belki de bu yüzden tövbe, yalnızca af dilemek değildir. Bir yön değiştirmektir, bir geri dönüştür, düştüğünü kabuldür. Ve en çok da yeniden başlamaya duyulan ümittir.
Kab bin Malik’in hikâyesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Tebük seferine katılmadığında önünde iki yol vardı: Ya bir mazeretin arkasına sığınacak, her şeye nefsi bir kılıf uyduracak ya da hakikatin yanında duracaktı. O, zor yolu seçti. Hatasını inkâr etmedi. Üstünü örtmedi ve kendini temize çıkarmaya çalışmadı.
Fakat hakikatin bir bedeli vardı ve çok ağırdı.
Günlerce insanlardan uzak kaldı. Selamına karşılık alamadı. Dost bildiği yüzler sessizliğe gömüldü. Ve nihayetinde yeryüzü bütün genişliğine rağmen ona dar geldi.
Yine de geri adım atmadı.
Çünkü insan bazen hatasının kendisinden değil, onunla yüzleşmekten korkar.
Kab bin Malik ise yüzleşmeyi seçti.
Ve nihayetinde affa erişti.
Bu kıssa bize şunu öğretir:
İnsanı hakikatten uzaklaştıran şey her zaman düşmesi değildir. Bazen asıl uzaklaştıran, düştüğü yeri inkâr etmesidir.
Oysa insan düştüğü yeri kabul ettiğinde, dönüş yolu da görünmeye başlar.
Belki de insan, hatasıyla değil; o hatadan dönüşüyle olgunlaşır. Belki de bazı sürçmeler ve düşmeler, insanı yere değil; hakikate yaklaştırır. Böylece tövbe samimi bir dönüşle ruhun çiçek açması olur.
Nitekim bir gün, bir kadın için şöyle denildi:
‘’Öyle bir tövbe etti ki, eğer o tövbe hepinize dağıtılsaydı, yeterdi.’’
Demek ki mesele günahın ve hatanın büyüklüğü değildir. Mesele dönüşün samimiyeti ve derinliğidir. Ne kadar sert düştüğün değil, nasıl bir dönüş yaptığındır.
İnsan çoğu zaman kusursuz olmak ister. Yolda dümdüz ve dimdik şekilde yalpalamadan ve savrulmadan yürümek ister. Hata yapmayı kendine yakıştıramaz. Oysa bu yol, kusursuzların yolu değildir.
Bu yol sürçenlerin, düşenlerin ama en nihayetinde düştükleri yerden kalkabilenlerin yoludur.
Cahit Zarifoğlu’nun diliyle:
‘’Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlanmamı dilerim.’’
‘’Hayat boş bir rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri...’’
Belki de insanın en sahici hâli budur. Kendinden kaçamadığı, savunmada bulunamadığı o yer… Ne tamamen iyi hissedebilir kendini ne de iyi olma ihtimalinden vazgeçebilir.
Sadece bilir. Eksik olduğunu… Hataya meylini… Yanıldığını… Ve en nihayetinde affa muhtaçlığını…
İnsanlığını ve nisyanla malûl oluşunu…
İşte bu kabul zayıflık hâli değildir. İnsan orada yumuşar, orada sakinleşir, orada hakikate yaklaşır. Çünkü insan en çok düştüğü yerde kendini tanır. En çok imtihan edildiği yerde güçlenir. En çok yaralandığı yerde şifaya açık olur. Ve en çok orada kendisi olur.
Bir gün dönüp baktığında şunu anlar:
Onu değiştiren şey, düşmemiş olması değildir. Düştüğü yerden dönebilme iradesini göstermesidir.
Bu yol, hatasızların, günahsızların, olmuşların yolu değildir. Bu yol kendi gölgelerine rağmen yürümeyi seçenlerin yoludur.
Ve insan gölgesini tanıyıp, aydınlığa yürümeyi seçtiğinde, kendi adına en sahici başlangıcı yapabilir. Çünkü en doğru yol en derin kırılmaların içinden geçerek doğar.
Yolunu net bir şekilde göremese de içindeki karanlığa teslim olmadan, gönlünün ışığını kaybetmeden yürüyebilenlerden olabilmek dileğiyle.
Sümeyye Öztaş
Bunlar da ilginizi çekebilir
OKUL BİLGİSAYARLARI BAŞARIYI DÜŞÜRÜYOR, VELİLER İSYANDA
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki devlet okullarında her öğrenciye bir dijital cihaz dağıtılmasıyla başlayan "dijital dönüşüm", beklenenin aksine akademik başarıyı olumsuz etkiliyor.
17 saat önceSAMSUNSPOR'DAN GELECEĞİN TARAFTARLARINA ANLAMLI DOKUNUŞ: 35 BİN ÖĞRENCİYE HEDİYE PAKETİ
Samsunspor Kulübü, şehir ile kulüp arasındaki bağları güçlendirmek ve yeni nesillere Samsunspor sevgisini aşılamak amacıyla başlattığı "Bu Şehrin Çocukları Samsunsporludur" projesinde mutlu sona ulaştı.
17 saat önceKendinden Kaçarken Kendine Varmak
Yazar Soner Atabek Yazdı: Kendinden Kaçarken Kendine Varmak
2 gün önce


