YOL VE ACELE
Kendine Yetişmek
Ruhum, iplik iplik yağan yağmur gibi yere ulaşma derdinde
Adımlarımı yere mıhlasam da içim hep koşma hâlinde.
İnsan bir yola çıktığında, çoğu zaman varacağı yeri düşünür. Oysa yol, yalnızca gidilecek bir mesafe değil; aynı zamanda bırakılacak yüklerin de yeridir. Çünkü insan yürüdükçe sadece ilerlemez; fazlalıklardan da arınır.
Ve bu fazlalıklardan en ağır olanlardan biri de aceledir.
Acele…
İlk bakışta bir ihtiyaç gibi görünür.
Adımlar birbirini takip eder, soluk daralır, bakış ileriye kilitlenir. Menzile varmak için insan bir yarış halinde koşturur. Acele, insana yürümeyi değil, yetişmeyi öğretir.
Hep bir telaş, hep bir geç kalma hissi, hep bir koşuşturma…
İnsan daha yolun başındayken bile geride kaldığına inandırılır.
Fakat acele adımları hızlandırsa da idraki yavaşlatır.
İnsan acele ettiğinde sadece hızlı hareket etmez; aynı zamanda erken hüküm verir, eksik görür, yarım anlar. Bu yüzden acele, sadece bir davranış değil; bir bakış bozukluğudur.
Nitekim insanın bu yönüne şöyle dikkat çekilir: ‘’İnsan iyiliği istediği gibi kötülüğü de ister. İnsan çok acelecidir.’’ (Enbiya 21/37)
İnsan bir sıkıntıyla yüz yüze geldiğinde durup anlamaya çalışmaz. Dünyası başına yıkılır. İlk sarsıntıyla hemen tepki verir. Bu durumdan bir an önce kurtulmaya çalışır. Hemen kaçmak ister, hemen değiştirmek ya da hemen çözüm bulmak…
Oysa o anda yaşadığı şeyin gerçekten bir kayıp mı yoksa bir dönüş mü olduğunu henüz bilemez.
Acele, insana beklemeyi değil; hemen sonuca gitmeyi öğretir. Bu yüzden insan, henüz olgunlaşmamış hakikati erkenden kopardığının farkına varamaz. Ve çoğu zaman da elinde kalan eksik, yarım bir anlam olur. Yarım kalan anlamdan da insan kendine hakikat kuramaz.
İnsan biraz durup içine baktığında şunu fark eder:
Onu acele ettiren zamanın kendisi değil; içindeki yetişme telaşıdır. Ve o telaşın adı da çoğu zaman hırstır.
Hırs insana sürekli eksik hissettirir. Olduğu yerden memnuniyetsizliği doğurur; olmadığı yer için yanıp tutuşturur. Sahip olduklarını zihninde silikleştirir. Elde edemediğine gözünü diktirir. Böylece insan kendi yürüdüğü yolu değil; başkalarının vardığı menzilleri seyretmeye başlar. Kendi yolundan çıkar, başkasının hızına bakar. Kendi adımını değil, başkasının mesafesini ölçer.
Ve farkında olmadan acele eder. Oysa her yolun bir vakti, her adımın bir ritmi vardır.
Halil Cibran şöyle der:
‘’Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan daha fazla şey anlatabilirler.’’
Çünkü hızlı olan yolu geçilecek olan bir şey olarak görürken; yavaş olan yolun ruhunu anlar.
Kaplumbağa menzile geç varır belki; ama yolun her taşını, her eğimini, her güzelliğini hisseder. Tavşan hızlı ilerler; ama geçtiği yerin hikâyesini taşımaz.
İnsan da böyledir.
Aceleyle yürüyen, yolu tüketir. Aheste yürüyen ise yol tarafından dönüştürülür.
Yol, kıyas kaldırmaz. Her yolcunun yükü farklı olduğu gibi, yürüyüşü de farklıdır. İnsan kendi yolunu sevmediğinde acele eder. Kendi ritmine güvenmediğinde hızlanır. Ve en çok başkalarının yoluna baktığında savrulur. Bu yüzden acele sadece hız değildir; güvensizliğin dışavurumudur.
Kendi yoluna, kendi vaktine, kendi hikmetine duyulan güvensizlik…
Oysa yol, aceleyi değil; sabrı ister. Hemen parlayıp sönmeyi değil; pişerek yanmayı… Hemen varmayı değil; yolla hemhâl olmayı…
Koşmak benim çabamla olur demektir; yürümek ise O’nun dilemesiyle…
İnsan yürümeyi öğrendikçe şunu fark eder:
Her şeyin bir zamanı vardır. Ve o vakit gelmeden hiçbir şey tamamlanmaz. Ne bir yara erken çare bulur. Ne bir tohum vaktinden önce filize durur. Ne de insan acele ederek olgunlaşır.
Bu yüzden bazı şeyler hızlanarak değil; yavaşlayarak kazanılır. İnsan aceleyi bıraktığında kendi hızına kavuşur.
Bir insan düşün… Kozadaki tırtılı yararak kelebeği hızla özgür bırakmak ister. Oysa aceleyle yaptığı şey kanatsız bir kelebeği dünyaya getirmektir. İyilik sandığı şey, bir canlının kanadını kırmaktır. İşte acele yalnızca insanın kendisine değil; dokunduğu her şeye zarar verir.
Telaşa kapılan insan yalnızca yürüyen değil; koşan bir yolcudur. Hatta çoğu zaman yetişmesi gereken şeyin ne olduğunun bile farkında değildir. Geri kalmamak için, eksik görülmemek için, tamamlamak için… Hayat, görünmez bir yarışa dönüşmüştür. Herkes bir yerlere varmaya çalışır; ama kimse gerçekten nereye gittiğini sorgulamaz. Kimse yolun kendine ait olup olmadığı ile ilgili düşünecek vakit bulamaz.
Ve içten içe bir ses durmadan fısıldar:
‘’Geç kalıyorsun…’’
Bu fısıltı, insan ruhuna zerk edilmiş bir aceledir. Fark edilmeden insanı yavaş yavaş tüketen…
Artık sadece zaman hızlı akmaz; insan da hızlanır. Düşünmeden karar verir, hissetmeden yaşar, durmadan ilerler. Çünkü durup soluklanmak, geride kalmakla eşdeğer görülür. Yavaşlamak bir eksiklik gibi algılanır. Oysa insan, hızlandıkça çoğalmaz; aksine eksilir. Kendinden uzaklaşır.
Çünkü ruh, hızın değil; sükûnetin dilinden anlar.
Acele, çoğu zaman masum bir telaş değildir. Derinlerde bir korku taşır: Yetişememe korkusu, eksik kalma korkusu, başkalarının gerisinde kalma korkusu…
İnsan bu korkularla hızlandıkça, aslında kendi yolundan sapmaya başlar. Çünkü hız, insanı kendine ait olmayan bir yola sürükler.
İşte tam bu noktada Kur’an’ın şu sorusu çok çarpıcıdır:
‘’Fe eyne tezhebûn?’’ (Nereye gidiyorsunuz?)
Bu soru sadece yolu değil; niyeti de sorgular. Çünkü bazen insan yolunu değil; yönünü kaybeder. İnsan gerçekten kendi yolunda mı yürümektedir, yoksa başkalarının hızına kapılıp savrulmakta mıdır?
Çünkü bazen en büyük kayboluş, çok hızlı ilerlerken yaşanır. Ayet insana: ‘’Dur ve gerçekten nereye gittiğini fark et.’’ der.
Çünkü yol, sadece gidilen bir mesafe değildir. Yol insanın içinden geçtiği bir hâl, bir oluş, bir dönüş sürecidir. Ve bu süreç, hızla değil; idrakle yaşanır.
Acele, insanın ayağına dolanan görünmez bir bağ gibidir. Hızlandıkça açıldığını sanır; oysa daha çok dolanır. Koştukça kurtulduğunu zanneder; ama daha çok sıkışır.
Bu yüzden insan bazen durmalıdır. Durmak, geride kalmak değildir; yönünü hatırlamaktır. Yavaşlamak ise vazgeçmek değildir; kendine yetişmektir.
İnsan yavaşladığında, ilk defa iç sesini duyar. Gürültünün içinde fark edemediği nice güzellikler, sessizlikte yeniden belirir. Ve insan fark eder ki; aceleyle aradığı şey, aslında hep içinde saklıdır.
Acele eden insan yalnızca yolu değil; yolun inceliklerini de kaçırır.
Gülten Akın’ın dediği gibi:
‘’Ah, kimselerin vakti yok.
Durup ince şeyleri anlamaya…’’
Ve insan çoğu zaman hayatın en zarif taraflarını, tam da yetişmeye çalışırken ıskalar.
Belki de mesele bir yolu hızla tamamlamak değildir. Mesele, doğru yolda yürüyüp yürümediğinin farkına varmaktır.
Çünkü aceleyle varılan her menzil, insana ait değildir.
Ve insan, gerçekten kendi yolunu bulduğunda, artık hızını değil; yönünü önemser. Çünkü bilir ki:
Yanlış bir yolda hızlı gitmek, doğru yolda yavaş yürümekten daha büyük kayıptır. Yanlış yolda ilerlediğini fark eden biri için, en büyük şans durabilmektir.
Bir gün dönüp baktığında şunu anlar:
Onu yoran şey yolun uzunluğu değil, kendi ruhunun ritmine rağmen yürümekte ısrar ettiği o yanlış yoldu.
Ve insan, aceleyi bıraktığında ilk defa gerçekten yürür. Çünkü yol, hızla değil; kalbin yönüyle aşılır.
Yolunu kaybetmeden, hızın peşinde değil; anlamın peşinde sükûnetle yürüyebilmek dileğiyle…
Sümeyye Öztaş
Bunlar da ilginizi çekebilir
SON DURAĞIN AYNASI
Yazar Amine Demir Yazdı: SON DURAĞIN AYNASI
23 saat önceMeteoroloji’den Türkiye Genelinde Alarm: Sıcaklıklar Aniden Düşüyor, Zirai Don ve Sağanak Uyarısı!
Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM), Türkiye genelinde mevsim normalleri üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının batı kesimlerden başlayarak hissedilir derecede düşeceğini açıkladı.
23 saat önceTarım Uzmanı Ergin Kahveci’den Yeni Zelanda Analizi: Süt Üretiminde Rekor Geldi
Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, Yeni Zelanda’nın 2025/2026 sezonu süt üretimi verilerine ilişkin kapsamlı bir analiz paylaştı.
23 saat önce


