KUTSAL ARAYIŞ
Edebiyatçı Yazar Sümeyye Öztaş Yazdı: KUTSAL ARAYIŞ
15/05/2026 16:30 | Son Güncelleme : 05/11/2026 14:36 | Sümeyye Öztaş
KUTSAL ARAYIŞ
İnsan, çoğu zaman farkına varmadan arar. Aradığını bilmeden, adını koymadan, yönünü tayin etmeden… Zamanla anlar ki bu arayış; bir şeye sahip olmakla, bir yere varmakla, bir sonuca ulaşmakla ilgili değildir. Bu çağrı, daha derin, daha eski bir yerden seslenir. İnsan bazen kalabalıkların ortasında, bazen de sessizliğin en kuytu yerinde aynı soruyla yüzleşir: ‘’Ben kimim?’’
Bu soru, aslında başka bir sorunun yankısıdır. Kierkegaard’ın dediği gibi:
‘’Tanrı beni yaratmakla neyi kastetmiş olabilir.’’
Bu soru, bir cevap talebinden çok bir yön arayışıdır. İnsan kendini ararken, farkında olmadan kendisi hakkında kastedileni de arar. Bu yüzden arayış, yalnızca benliğe değil; kaynağa yöneliktir. Çünkü bilir ki anlam rastgele bulunmaz. Arayış tam da burada başlar. İnsan, kim olduğunu değil yalnızca; niçin olduğunu da sormaya başlar.
Zaman ilerledikçe soru biçim değiştirir. Çocuklukta günler uzun, haftalar ağırdır. Gençlikte zaman hızlanır; derken saatler, dakikalar, saniyeler birbirini kovalar. Ve insan hayatın bu baş döndürücü hızında savrulurken bir yerde durup düşünmek zorunda kalır. Necip Fazıl’ın dizelerinde yankı bulan o sarsıcı fark ediş, tam da bu anda belirir:
‘’İlk düşünce yokluk beni ısırdı,
Sonum yokluk ise bu varlık niye?’’
Bu soru bir ikilem taşır. Henüz inkâr da yoktur, teslimiyet de... Bu, arayışın başladığı eşiktir. Sorgulama huzur vermez; fakat insanı uyandırır. Çünkü arayış çoğu zaman cevaplardan önce belirsizlikle, huzursuzlukla ve iç daralmasıyla sınar insanı. İnsan, sahip olduklarının ve olabileceklerinin ötesinde bir anlam aramaya koyulur artık. Yokluk düşüncesinin acısı kalbe değince, varlığın manası da bulunmalıdır. Ve insan, bildiklerinin ötesine geçip anlamın izini bulmak için yola koyulmalıdır.
Arayış, her insanın kendi diliyle ifade bulur. İnsan, ömrü boyunca kim olması gerektiğini, neyin peşinde ömür tüketmesi icap ettiğini, varlığına anlam katacak hakikatin nerede durduğunu sorar. İsmet Özel’in yakarışı bu arayışın özünü fısıldar:
‘’Bileyim hangi suyun sakasıyım Ya Rabbelâlemin.’’
Şair, kırılacak odunu, taşınacak suyu, tütmesi gereken ocağı bilmek ister. Kendi arayışını, acziyetini ve yön ihtiyacını hakiki varlığa arz eder. ‘’Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana Ya Rabbi.’’ diye niyazda bulunurken aslında bir işaret, bir istikamet ister. Hakiki varlığın kendi ile kastını anlamak ister. Hayatta savrulmadan sabitkadem duracağı bir istinat noktası arar.
Bu arayış, kimi zaman bir düşünceyle, kimi zaman bir dua ile dile gelir. Peygamberlerin diliyle konuştuğunda ise yönünü daha berrak bulur. Hz. Muhammed’in (s.a.v) şu niyazı, kutsal arayışın özünü taşır: ‘’Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster.’’
Bu dua, bilmenin değil doğru bilmenin talebidir. Görmenin değil; hakikatine ermenin; anlamanın değil; idrak etmenin… Çünkü insan bazen bakar ama göremez, bilir ama anlayamaz, anlar ama özüne vakıf olamaz. İşte bu dua, arayışı bilgiyle değil; istikametle buluşturur.
Hz. Musa’nın en çaresiz anında söylediği şu dua da aynı yerden konuşur: ‘’Rabbim! Senin bana indireceğin her hayra muhtacım.’’ (Kasas,24)
Arayış bazen kudretle değil; muhtaçlıkla başlar. İnsan, her şeyi çözdüğü yerde değil; çözemediğini kabul ettiği yerde yön bulur. Çünkü hakikat, büyüklenme ile değil; ihtiyaç bilinciyle yaklaşana açılır.
Arayış, insanın fıtratında vardır. Çünkü insan yalnızca yaşayan bir beden değil; anlamla muhatap olan bir ruhtur. Bu yüzden tarihin her döneminde, hakikatin peşine düşenler, kalabalıklardan sıyrılmışlardır. Hz. Muhammed, vahiy ile muhatap olmadan önce, Mekke’nin gürültüsünden uzaklaşıp Hira’ya çekildiğinde bir peygamber değil; arayan bir insandı. Henüz cevap yoktu; ama soru derindi. Arayış, cevaptan önce başlamıştı.
Çünkü bazen insanın hakikate en çok yaklaştığı an, hiçbir şeye sahip olmadığı ama arayışın eşiğine vardığı o andır.
Benzer bir yolculuğu Hz. İbrahim’in hayatında da görürüz. Yıldızlara baktı, aya yöneldi, güneşi seyretti. Ve en sonunda ‘’Ben batıp gidenleri sevmem.’’ diyerek bulduğunu zannettiği her şeyi reddetti. Onun arayışı, bulmak kadar vazgeçmeyi de içeriyordu. Hakikat, onda vazgeçe vazgeçe berraklaştı. Bazen hakikat olmayanı yolda bırakabilme cesaretinden doğar. Hz. İbrahim putları baltayla kırmadan önce, kalbinde kırmıştı. Çünkü arayış, önce içte başlar; dıştaki putlar sonra yıkılır.
Bazı arayışlar ise dışarıdan bakıldığında bir kaçış gibi görünür. Kehf’e çekilen gençler, yalnızca zalim bir düzenden değil; hakikatsiz bir hayattan uzaklaşmışlardı. O mağara sadece bir sığınak değil; arayışın muhafaza edildiği bir mekândı. İnsan, pusulasını kaybettiğinde yalnız yönünü değil, kendisini de yitirir. Bazen insan, kendine sadık kalabilmek için gerekirse kalabalıklardan sıyrılıp kendi mağarasına çekilmelidir.
Modern insanın sancısı da burada başlar. Bugün insan, ne bütünüyle inkârdadır ne de teslimiyette. İnançla şüphe, kimlikle roller, anlamla gündelik hayat arasında asılı kalmıştır. Modern insan deyim yerindeyse araftadır. Bilgi artmış; fakat istikamet bulanıklaşmıştır. Kriz, inançsızlık değil; neye inanacağını bilememektir. Bu yüzden yorulur, savrulur. Aramaktan değil; arayışsızlıktan tükenir. Çünkü insanı yoran soru değil: sorusuzluktur. Her şeye sahip olduğu hâlde hiçbir yere ait hissedememesi de bundandır. Anlamı merkeze koyamayan bir hayat, zamanla dengesini de yitirir. Zemin sağlam olmayınca insan da savrulur. Belki de modern insanın asıl sancısı, arayışının yönsüzlüğünden kaynaklanır.
Oysa arayış, insanın içindeki hakikat çağrısına kulak vermesidir. Bu yönüyle başlı başına kutsaldır. Çünkü insanı diri tutar. Mesele varmak değil, yolda kalabilmektir. Bazı sorular, cevaptan daha kıymetlidir. Hakikat bazen bir sonuç değil; doğru soruya sadık kalma cesaretidir. Arayış bir istikamettir. Haddini bilerek yola çıkmaktır. Ne her şeyi bildiğini sanmak ne de aramaktan vazgeçmek… Sadece yola koyulmaktır.
Bu yüzden arayan insan, henüz bulmamış olsa bile kaybolmuş sayılmaz. Asıl kayboluş, soruların sustuğu yerde başlar. Yenilgi, aramayı bırakmaktır. Çünkü insanı yücelten, varlığına anlam katan, vardığı yer değil; yürüdüğü yön ve taşıdığı niyettir. Anlatılır ya: Tövbe etmek için yola çıkan bir insan, yolun yarısında vefat eder. Hakkındaki hüküm, yöneldiği istikamete yakınlığına göre verilir. Çünkü insanı değerli kılan, ulaştığı sonuç değil; taşıdığı niyet ve tuttuğu yöndür.
Ve Kierkegaard’ın sorusu burada yeniden yankılanır:
İnsan, kendisini yaratan iradenin maksadına yürüyüp yürümediğini sorgular. Arayış, işte bu sorgulamanın canlı kalmasıdır. İnsan, cevaba hemen ulaşamayabilir; ama doğru soruya sadık kaldığı sürece yolunu bütünüyle kaybetmez. Ve insan bazen hakikati bulduğu için değil, aramaktan vazgeçmediği için kurtulur.
Belki de insanın en büyük cesareti şudur:
Bulmasa bile aramaya devam edebilmek.
Cevap gelmese de dayanabilmek.
Karınca misali yönünü belli etmek.
Ulaşamasa da yolunda olmak.
Çünkü insanı kurtaran, bulduğu cevaplar değil; arayışına gösterdiği sadakattir. Hakikat bazen ulaşılan bir yer değil; vazgeçilmeyen bir yürüyüştür.
Şimdi tekrar benim niyetimi, yolumu, yönümü, arayışımı diri tut Ya Rabbi.
Sümeyye Öztaş
Bunlar da ilginizi çekebilir
SON DURAĞIN AYNASI
Yazar Amine Demir Yazdı: SON DURAĞIN AYNASI
22 saat önceMeteoroloji’den Türkiye Genelinde Alarm: Sıcaklıklar Aniden Düşüyor, Zirai Don ve Sağanak Uyarısı!
Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM), Türkiye genelinde mevsim normalleri üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının batı kesimlerden başlayarak hissedilir derecede düşeceğini açıkladı.
22 saat önceTarım Uzmanı Ergin Kahveci’den Yeni Zelanda Analizi: Süt Üretiminde Rekor Geldi
Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, Yeni Zelanda’nın 2025/2026 sezonu süt üretimi verilerine ilişkin kapsamlı bir analiz paylaştı.
22 saat önce


