KABUĞUN ÇATLADIĞI YER
Edebiyatçı- Yazar Sümeyye Öztaş yazdı
28/11/2025 17:19 | Son Güncelleme : 16/12/2025 07:57 | Sümeyye Öztaş
KABUĞUN ÇATLADIĞI YER
İnsanın içine çöreklenen; fakat kelimelerin kifayetsiz kaldığı o sıkıntı vardır ya… Ne tam bir acı, ne tam yokluk; sanki kocaman bir boşluk… Adını koyamadığımız; ama gölgesini derinden hissettiğimiz bir sızıdır içimizdeki. Çoğumuz böyle anlarda bunun bir çöküş olduğunu zannederiz. Oysa belki de tam tersidir: Ruh, bazen en yüksek avazını sessiz kaldığında çıkarır. Can sıkıntısı, insanın içinden yükselen derin bir çığlık; yeni bir hâle çağıran bir davettir. Belki de içimizde büyüyen bu sıkışma, ruhun artık bu bedene dar geldiğini anlatan ısrarlı bir işarettir.
Modern dünyanın hız çağında insanın bu sıkıntıyı derinden hissetmesi hiç de boşuna değildir. Çünkü insan her an bir şeylere yetişmeye çalışırken en çok kendini kaçırır. Durmadan üretmek, hep iyi olmak, hiç dinlenmemek, sürekli ‘’yetmek durumunda olmak’’ ruhu yaralar; insanın iç odağını darmadağın eder. Böyle durumlarda içimizde beliren fren yapma isteği, aslında bir çöküş ve düşüş değil; ruhun kendini toparlaması, yeniden yapılanması için araladığı bir kapıdır. Kuyu bile kimi zaman miraca döner; insan dibe vurduğu yerde yükselişini hazırlar.
‘’Düştüğüne eyleme teessüf
Mi’râcını çehde buldu Yûsuf’’
(Ey insan! Düşüşüne üzülme. Yusuf bile miracını kuyuda buldu.)
Istakoz da kabuğunun içinde mutlu mesut yaşarken, bir gün dayanılmaz bir baskı hisseder. Bu baskının yoğunluğuyla karanlık bir kovuğa çekilir; gövdesinin savunmasız kaldığı o yerde kabuğunu kırıverir. Artık çıplak, savunmasız ve ürkektir. Fakat işte tam da o esnada onun için yeni bir hayat fırsatı doğar. Genişleyen bedenine uygun yeni bir kabuk, o karanlık ve izbe sığınakta şekillenir. Acının, baskının ve daralmanın tüm hikâyesi burada saklıdır. Gelişmek ve kabuğunu kırmak için acıyı göze almak gerekir; çünkü hiçbir kabuk ruha sonsuza dek yetmez.
Belki de iç sıkıntısı da bununla aynıdır. Ruh; artık eskisi gibi taşımak istemediği inançları, alışkanlıkları, ilişkileri ve kalıpları çatlatmak ister. Boşluk zannettiğimiz huzursuzluk, aslında kabuğun altında büyüyen ve dışarı taşmak isteyen yeni benliğin sessiz çığlığıdır. Hepimiz böyle dönemlerde kendi iç karanlığımıza savruluruz, kendi mağaralarımıza çekiliriz… Jung’un dediği gibi, insan gölgesine bakmadan bütünlüğe erişemez. Karanlıktan geçmeden, ışığa ulaşmak zordur. Ruh da bu sıkıntının sevkiyle gölgesiyle yüzleşerek kendinden yeni bir ‘’ben’’ doğurur.
Şairin: ‘’Bir yer var biliyorum; her şeyi söylemek mümkün. Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; anlatamıyorum.’’ dediği yer belki tam da burasıdır. Bir yer, bir ihtimal, başka bir bahar, başka bir hâl… Çünkü bazı hâller vardır; anlatmaya kalkınca eksilir, sükûtun koynunda derinleşir. Tasavvufta ‘’Söz biter hâl başlar’’ derler ya… Öyle bir hâl ki ‘’Anlatamıyorum’’ demek herkesin kendi anlamını içinde tamamlaması için bırakılan ince bir boşluktur. ‘’Anlatılamayan’’ her ruhta kendi karşılığını bulmuştur. Her canlının kabuğunu kırma sancısı kendine göredir. Istakoz bunu bedeninde yaşar; şair kelimelerinde, kartal ise kanadında…
Kartalın efsanesinde de bu vardır: O, ömrünün yarısını geçirdiğinde bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalır. Ya hiç çaba göstermeyip yaşlanan organlarıyla ölümü bekleyecektir. Ya da bir dağ başına gidip, gagasını sert bir şekilde taşlara vura vura düşürecek; aylarca yeni gagasının çıkmasını bekleyecektir. Gagası çıkınca da ayaklarını ve tüylerini yolacak; kendine yeni bir doğuş hazırlayacaktır. Bu efsane gerçek olmasa da insan psikolojisinin hakikatini anlatır. Yenilenmek, eskiyi gömmek değil, cesaretle üzerinden geçmektir. Bu acılı, korkutucu ve uzun bir süreçtir... Ancak bunları göze alan kartal, göklerin ve dağların hâkimi olabilir. İnsan da çoğu zaman bu yol ayrımıyla karşı karşıya kalır. Konforunun sıcaklığıyla, özgürlüğün serin rüzgârı arasında sıkışıp kalan herkes, bir gün bu eşiğe gelir.
Psikoloji, insanın boşluk, huzursuzluk ve can sıkıntısı duygusunu çoğu zaman alarm gibi görse de, bazen bu duygular bir uyarı değil; kabuk değiştirme öncesi bir hazırlıktır. Bu duygular geldiğinde beyin, sessizliğe ihtiyaç duyar; eski düşüncelerden, yorgun ilişkilerden, yanlış kalıplardan arınıp, yenisine yer açmak için kendine karanlık bir oda kurar. Derin bir dinlenme hâline geçer. O sıkıntı anlarında hiçbir şey yapmak istemeyişimiz, elimizin kalkmaması, dilimizin dönmemesi aslında zihnimizin yeniden doğuş sürecine girmesidir. Psikolojide buna ‘’bilişsel yeniden yapılanma’’ denir. Ve çoğu kez yenilenmenin habercisidir. Tıpkı kışın, zahiren ölü gibi görünen toprağın içinde kocaman bir bahar büyütmesi gibi…
Hatta depresyon sürecindeki karmaşık duygular bile ruhun ‘’Artık başka bir şeye dönüşmelisin’’ diye seslenişidir. İnsan çöktüğünü sandığı yerde ayağa kalkar; kırıldığı yerden güçlenir; dağıldığı yerden kendisini toparlar. Can sıkıntısı, ruhun içindeki onarım sürecinin sesidir: Gürültülü, yorucu ve huzursuz… ama sonunda mutlaka bir yerleri onarır.
Tasavvuf ehline göre insanın içini daraltan o tarifi olmayan sıkıntı aslında ‘’kabz’’ halidir; ruhun kendi kabuğunu artık taşıyamadığını haber veren iç daralması… Kabz, insanın nefesinin kısıldığı, kalbinin sesini duymakta zorlandığı, dünyanın insana dar geldiği ağır bir sıkışma halidir. Bu içsel çekilme hâli dışarıdan bir ceza gibi gözükse de; tıpkı ıstakozun kabuğunu çatlatmaya mecbur bırakan baskı gibi, insanı eski halinden söküp yeni bir doğuşa kapı aralayan ilahi bir sevktir.
Kabzın ardından gelen ‘’bast’’ hali ise genişlemenin, feraha ermenin, yeni kabuğa yerleşmenin sükûnetli sevincidir. İnsan kabzda daralır, kırılır, bulanır; bastta ferahlar, iyileşir, durulur. Sıkıntı, kabuğu çatlatan görünmez bir el olur; ferahlık ise o çatlağın arasından sızan ilk ışık… Böylece ruh, daralmanın ardından kendine daha geniş bir mekân bulur; çünkü her kabuk değişimi önce sıkıştırır, sonra yeniden doğurur.
Ve bütün sancıların ardından insan, bir gün kendisini daha ferah hisseder. Daha içten, daha sahici ve biraz daha kendisi… Kabuğun çatladığı yerden içeri sızan ışık onu yeni bir yolculuğa çağırır. Öze yaklaşmanın yolu, çoğu zaman acının içinden geçer. Acı, hayatın bizi olgunlaştırma biçimidir; sıkıntı ise yeni bir benliğin ayak sesidir. Yeter ki kaçmak yerine kulak verelim. Belki de kabuğumuz çatlıyordur. Ve bu çatlama kırılma değil, yeni hayatın başlangıcıdır. Belki de insan, hayatın onu acıttığı yerden değil; acının onu çağırdığı yerden yeniden doğar
Kişi kabuğunu kırdığı o eşikten geçtikten sonra önünde iki yol belirir: Ya acının içinden geçip yenilenmeyi seçecek ya da eski kabuğunun kırıklarını toplamakla meşgul olup geriye dönecektir. Can sıkıntısını kaçış sebebi değil; değişim fırsatı olarak gören kişi yavaşlar, sakinleşir, durulur. Kırılan yerlerini gizlemek yerine oradan sızacak ışığın aydınlığıyla yola koyulur. Asıl değişim, sancının bitiminin rahatlığında değil; sancıdayken gösterilen tevekkülde saklıdır. Kabuk kırılınca insanın vazifesi, eski yükleri geride bırakıp, yeni haline yer açmaktır. Böylece sıkıntı bir yıkım değil; yolculuğun ve ‘’yeni ben’’in bir başlangıcı olacaktır.
Çatlayan kabuktan sızan ışıkla yolumuzu aydınlatmak dileğiyle…
Edebiyatçı- Yazar
Sümeyye Öztaş
Bunlar da ilginizi çekebilir
Yılın Kelimesi: “Parasosyal”
Yazar Evin Kalçık Yazdı: Yılın Kelimesi: “Parasosyal”
15 saat önce"EBRU YAZICI'NIN ÖNGÖRÜLERİ TUTTU! BİLGİ GAZETESİ KÖŞE YAZARI ENERJİYİ ANLATTI."
Bilgi Gazetesi Köşe Yazarı ve Biyoenerji Uzmanı Ebru Yazıcı, televizyon programlarına konuk olarak enerji çalışmaları, ilişkiler ve dikkat çeken öngörüleriyle gündeme geldi.
16 saat önceAsgari Ücret Tespit Komisyonu Toplandı: Gözler 18 Aralık'taki İkinci Görüşmede
Doğrudan yaklaşık 7 milyon çalışanı ilgilendiren 2026 yılında geçerli olacak yeni asgari ücreti belirleme süreci resmen başladı.
16 saat önce

