KOŞMADAN VARMAK
Edebiyatçı- Yazar Sümeyye Öztaş
05/12/2025 16:48 | Son Güncelleme : 05/11/2026 14:36 | Sümeyye Öztaş
KOŞMADAN VARMAK
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, yetişmek zorunda olduğu bir yer olduğuna inanmasıdır. Hep bir acele, hep bir telaş… Daha güne başlamadan içimize çöken görünmez ağırlık, bitmeyen o fısıltı: ‘’Acele etmelisin, gecikiyorsun, yetişemeyeceksin...’’ Aslında günün enerjisini tüketen şey koşmak değil, zihnimizi kemiren bu düşüncelerin sessiz yıpratıcılığıdır. Zamanı kovalamakla meşgulken, onun bizi çoktan geçmiş olduğunu fark etmeyiz bile. Bir köşe kapmacanın ortasında, kaçırdıklarımızın pişmanlığıyla, elimizde kalan birkaç kırıntının hayret verici şaşkınlığında buluruz kendimizi.
‘’Zaman bir acele hastalığına tutulmuş da
Bizi iterek kovalar gibi koşuyor.’’
Zamanın hızla aktığı bir çağın tanıklarıyız; fakat insanın iç âlemi, modern dünyanın hızına göre çalışmaz. Ruh, hızlı tüketilen hayatların eşlikçisi olamaz ve aceleciliğin yükünü taşıyamaz; onun kendine özgü bir ritmi vardır. Biz hızlandıkça ruh geride kalır, ardından anlam kaybı, yorgunluk ve içsel boşluk çöker üzerimize. Sonra bir yerlerde kendi kendimize fısıldarız: ‘’Ben bir yerlerde kendimi düşürdüm.’’ Düşüş büyüdükçe zamanla aramızdaki mesafe de açılır… Bu hâl: ‘’Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında.’’ oluşumuzun yorgun, yılgın ve durgun tercümesidir.
Tam bu noktada asırlar öncesinden gelen bir ses yeniden yankılanır ve bize hâlâ yolu hatırlatır:
‘’İrişir menzil-i maksûduna âheste giden,
Tiz-reftâr olanın ayağına dâmen dolaşır.
(Yavaş giden hedefine varır; acele edenin ayağına eteği dolaşır.)
Demek ki muradına eren, aslında yavaş gidendir; çünkü hızlı yürüyenin ayağına aceleciliği takılır. Belki de yavaşlamak bir yerlerde düşürdüğümüz kendimizi bulmanın ve toplamanın ilk adımıdır. Acele, insanın kendi ayağına taktığı görünmez bir çelme iken; yavaşlık, yaratılışın tabiatıyla uyumlu bir yürüyüştür. Zira kâinatta hiçbir oluş aceleyle gerçekleşmez; her şey bir mizanla doğar, bir ritimle büyür, bir hikmetle olgunlaşır. Bu yönüyle yavaşlık, varoluşun sükûnetli dilidir. Yavaşlamak, insanın en fıtrî hâlidir.
Tasavvuf ehlinin ‘’İbnü’l-vakt’’ dediği hâl, tam da budur:
Vaktin evladı olmak… Yani anın içine yerleşmek.
‘’Geç geçenden, ibnu’l-vakt ol, gözle hâl…
Çekme ferda kaygusun, ferdaya sal.’’
(Geçen geçip gitmiştir sen vaktin evladı ol şimdiyi gözle. Gelecek kaygısı da çekme, onu da geleceğin üstüne at.)
Ne geçmişin gölgesine takılıp kalmak, ne geleceğin telaşıyla sağa sola savrulmak. Vaktin tam ortasına, anın içine yerleşip, olan bitene hakkıyla tanıklık etmek ve yarının kaygısını bugünün omuzlarına yüklememek… Yavaşlamak, zamanın derin farkındalığını ve ruhun anda kök salmasını sağlar. Kendini anda konuşlandıran kişi, hem görüneni hem görünmeyeni duyar; ruh, bedenle bir uyum yakalar. Koşarak yetişemediğin şeyler bazen durduğunda sana gelir; hızla aradığın nasibin bazen sükûnet anında önüne serilir.
Yavaşlamak, anın huzurunu duymaktır, hayatın sesinden haberdar olmaktır. Aldığın her nefesin kıymetini anlamaktır. Rüzgârda savrulan bir yaprakta, yağmur sonrası toprak kokusunda, bir çiçekten yayılan rayihada kendi varlığına şehadet etmektir. Hızlanınca göremez olduğumuz nice güzellikler, yavaşladığımızda bizi hayran eder. İnce detayların zarifliğinde yaşamın tadını yeniden alırız. Bir nefesin sıcaklığını, bir bakışın samimiyetini, bir sessizliğin sesini ancak yavaşladığımızda tanırız.
Modern dünyanın hız ve haz tuzağı ise bunun tam tersini fısıldar: ‘’Üret, yap, iyi ol, kazan, başar ve bunları hemen şimdi yap.’’ Bu bitmek tükenmek bilmeyen performans baskısı ruhu kendi köklerinden koparır. İnsanın ruhuna değil, piyasa şartlarına uygun bir hayat dayatılır. Bir süre sonra bu kadar beklentinin altında ezilen ruh kendini çaresiz hisseder. Bu çaresizlikle ilk olarak yaşadığı dünyaya sonra da kendine yabancılaşır. Bu yabancılaşmayla, kendi öz beklentilerini, iç sesini, hakikatini göremez olur. İşte bu yüzden yavaşlamak sadece bir seçenek değil; ruhun talep ettiği bir zorunluluktur. Tasavvuf bu noktada der ki:
‘’Sen zamanın içinde değilsin, zaman senin içinden akar.’’
Zamanı dışarıdan kovalamak yerine, içimizde akan zamana kulak vermek, insanı hakikate ulaştırır. Ve bir anda huzur bulabilmek, bütün bir ömrün hızına yetişmekten evlâdır. Sükûnete varmak isteyen durmayı, durmayı bilen de yavaşlamayı öğrenmelidir.
Kur’an da insanın bu yönüne dikkat çeker:
‘’İnsan acelecidir.’’ (Enbiya 21/37)
İnsan fıtratına dair bu çarpıcı tespit birçok ayette farklı vesilelerle yinelenir. İnsan sabırsızdır; hayrı istediği gibi, şerri de aceleyle talep eder. Bu, insan tabiatının zaafıdır; vahyin ışığında bu meylin farkına varmak, kâinatın ahengine uyum sağlamak için ilk adımdır.
Koşturan insan hep bir yere varmak ister; fakat yolculuğun kendisinden habersizdir. Ulaşacağı hedefi öyle büyütür ki giderken yolda temaşa edeceği güzellikleri fark edemez. Oysa her yolculuğun bir ritmi, her adımın bir anlamı vardır. Hızlı giden yolun ruhunu kaçırır. Oysa aheste yürüyen, sadece menzile ulaşmaz; menzilin hikâyesini de içinde taşır. Hikâyenin güzelliğiyle menzile ulaşmanın huzuru birleştiğinde insan tamamlanır.
Psikoloji de aceleciliğin masum bir davranış olmadığını söyler. Sürekli hız, sürekli bir yerlere yetişme isteği ve koşuşturma hali, zihnin ‘’kendinden kaçma’’ çabasıdır aslında… Hislerinden, düşünmekten, anlamaktan… Hız bu yönüyle insanı kendisiyle baş başa kalmaktan kurtaran bir savunma mekanizması olur. Yüzleşmenin ağırlığından bir yerlere yetişmenin telaşıyla kurtulur insan. Çünkü iç sessizlik, dış gürültüden daha yüksek konuşur ve bu sesi dinlemenin cesareti herkeste yoktur…
Hız ve acele ayrıca aşırı uyarılmış bir sinir sisteminin doğal tepkisidir. Bazen bu durumdaki insan, durduğunda içindeki ses tarafından cezalandırılır ve suçluluk duygusu da buna eşlik edebilir. Ve bunun sevkiyle insan, bitmek bilmeyen bir koşuşturmacayla iç sesine kulak tıkayarak suçluluk duygusunu bastırmak ister. Fakat insan bir gün ansızın yorulur ve kaçtığı duyguların ve seslerin gerçekliğine savrulur… Yavaşlama ise insanın kendisiyle sessiz barışının ve iç sesine kulak vermenin ilk adımıdır.
Böylece insan yavaşladığında nefesini duyar. Nefesini duyduğunda kalbini işitir. Kalbini işiten ise artık yolunu bilir. Yoluna revan olan, sükûnetle yolun güzelliklerini hissederek sonunda kendine varır.
Bir an durmak, bir ömür aceleyle koşmaktan daha ileriye taşır insanı. Belki de mesele, bir yerlere yetişmek değildir; Mesele, yetiştiğimiz yolun bize ait olup olmadığını fark etmektir. Aceleyle ulaştığımız yerde belki de beklenmiyor olabiliriz. Bu yönüyle durmak hangi yolun bize ait olduğunun ayrımına varmaktır.
Yavaşlamak ise geride kalmak değil; kendi hızını ve ahengini bulmak; kendine yetişmektir. Ve belki de asıl menzil, aceleyle ulaşılan yer değil; her adımı hissedilerek varılan yerdir.
Şairin dediği gibi:
‘’Muradına eren aheste gidendir.’’
Koşmadan varabilmek, yavaşlayarak bulabilmek dileğiyle…
Edebiyatçı- Yazar
Sümeyye Öztaş
Bunlar da ilginizi çekebilir
SON DURAĞIN AYNASI
Yazar Amine Demir Yazdı: SON DURAĞIN AYNASI
22 saat önceMeteoroloji’den Türkiye Genelinde Alarm: Sıcaklıklar Aniden Düşüyor, Zirai Don ve Sağanak Uyarısı!
Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM), Türkiye genelinde mevsim normalleri üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının batı kesimlerden başlayarak hissedilir derecede düşeceğini açıkladı.
22 saat önceTarım Uzmanı Ergin Kahveci’den Yeni Zelanda Analizi: Süt Üretiminde Rekor Geldi
Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, Yeni Zelanda’nın 2025/2026 sezonu süt üretimi verilerine ilişkin kapsamlı bir analiz paylaştı.
22 saat önce


