YOL VE HİKÂYE
Yola çıkan insan ardında her zaman bir iz bırakır. Bu iz bazen yollara düşer, bazen gönüllere. Her adımında bir hikâyenin tohumu saklıdır. İnsan çoğu zaman hikâyesini kelimelerle yazdığını zanneder. Oysa insanın asıl serencamını cümleleri değil, yürüdüğü yollar yazar. Attığı adımlar, döndüğü sapaklar, vazgeçtiği yollar, duraklar, sendelediği yerler, yeniden ayağa kalktığı anlar… Her biri görünmeyen bir kitabın satırına dönüşür.
İnsan aslında yaşarken yalnızca yol almaz; okunacak bir hikâye olur.
İnsan hayatın içinde akıp giderken kendi hakkında bir hikâye düşler. Çocukken o saf kalbiyle geleceğe dair hayaller kurar. Kendisinin, şartların ve çevresinin hayalindeki gibi olacağını sanır. Hayat ise satır aralarına hiç hesap etmediği insanlar, acılar, kayıplar ve bekleyişler ekler. İnsan hayatın tezgâhından geçip acının, kaybın ve bekleyişin içinden yürüdüğünde anlar ki mesele sadece olanı kabullenmek değildir. Mesele yaşananların onu kim hâline getirdiğini görebilmektir. İnsan hayattaki dersleri alıp kalbini incelttikten sonra anlar ki: En güzel hikâyeler planlananlar değil; insanın başına gelip onu dönüştürenlerdir.
Günümüzde insanlar hikâyeyi renkli bir başarı öyküsünden ibaret sanma yanılgısına düşüyorlar. Makam, başarı, maddi güç, görünürlük başarılı bir hikâyede olmazsa olmaz bir hale dönüşüyor. Peki insan başarı hikâyelerine neden bu kadar tutunur? Çünkü insan sonucu sever. Allah ise süreci anlatır. Kur’an kıssaları çoğu zaman zaferle başlamaz.
Kuyu vardır.
Çöl vardır.
Mağara vardır.
Zindan vardır.
Ateş vardır.
Ayrılık vardır.
Bekleyiş vardır.
Yani Yaratıcı hikâyeyi zaferden değil; yolculuğun içinden anlatır. İnsan hikâyesini başardıkları üzerinden kurmak ister. Oysa Kur’an kahramanı değil; kahramanın nasıl inşa edildiğini anlatır. Başarının engebeli yolunu gösterir. Oysa bir insanın hikâyesini kazandıkları kadar kaybettikleri de yazar.
Vazgeçtikleri kadar sabrettikleri…
Elde ettikleri kadar, elinden kayıp gittikleri…
Düştüğü kadar kalktığı…
Sustuğu kadar konuştuğu…
İnsan başarıları kadar yenilgileriyle de tamamlanır. Tamlığı kadar noksanlığıyla da anlamlanır.
İnsan hayatın kıvrımlı yollarında benzer imtihanları farklı suretlerde tekrar tekrar yaşar. Bu yüzden Kur’an’da emirler kadar kıssalar da önemli bir yer kaplar. Her peygamberin hayat hikâyesinde insanlar için çeşitli örnekler vardır. İnsan kendini yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşadıklarına yüklediği hikâyeyle tanımlar. Kur’an kıssaları bilgi vermekten öte, insanın kendi hikâyesini ilahi perspektiften yeniden okumasını sağlar.
Kur’an kıssalarına bakınca hiçbir hikâyenin birbirine tam olarak benzemediğini görürüz. Hz. Yusuf’un hikâyesi baba ocağından başlayıp kuyuya, zindana oradan da saraya uzanır. Hz. Musa’nın hikâyesi ise annesinin gözyaşlarıyla Nil’e bırakılan bir bebek olarak başlar; Firavun’un sarayında büyür, çöle düşer ve yeniden Mısır’a bu kez bir peygamber olarak döner. İkisi de en nihayetinde peygamberlikle vazifelendirilir. Birinin yolu kuyudan saraya çıkar, diğerinin yolu saraydan çöle iner. Biri hasretle, diğeri hicretle yoğrulur. Hikâyeleri birbirlerinden farklı olsa da Rab’lerine yönelişleri aynıdır. Çünkü Allah kulları aynı yoldan geçirmez; fakat hepsine aynı hakikatin sesini duyurur. Yollar değişir; fakat kulluk değişmez.
Allah insanları düz yollarda değil; engebeli yollarda yetiştirir.
İnsan hayatın bir kırılma anında başına gelen olaya eseflenir. ‘’Neden bu benim başıma geldi?’’ der. Yıllar sonra o ana dönüp baktığında anlar ki dönüm noktası orasıdır. O olay onu bugünkü yerine taşıyan ilahî sevkin başlangıcı olmuştur. Hikâyenin ortasında bulunan kişi sonunu okuyamaz. Romanın ortasındaki kahramanın son sayfadan haberdar olmadığı gibi. Eğer sondan haberi olsaydı hiçbir imtihanın anlamı kalmazdı. Ne korku, ne sabır ne tevekkül bu kadar anlamlı olmazdı. İnsan da kaderinin ortasında yürürken yalnızca bulunduğu sayfayı görür. Oysa Allah kitabın tamamını aynı anda görüp aynı anda satırları yazmaktadır. Bu yüzden insan hikâyeyi yazana güvenmeli ve onun her satırında sonsuz hikmet olduğuna kalbini ikna etmelidir. Ancak o zaman hikâye akar ve insan yaşadığı her şeyin hikmetini kavrar.
Her insan yaşadığı olaydan aynı şekilde çıkmaz. Bir imtihan birini acımasız ve zorba yaparken, bir başkasını şefkat ve merhamet timsali olmaya yöneltebilir. Bir imtihan bir insanı mağdur döngüsüne sokarken bir başkası aynı durumdan çok daha güçlenmiş çıkabilir. Bir kişi yaşadığı zor tecrübede ‘’bittim, mahvoldum’’ derken bir başkası ‘’Allah beni güçlendirdi, yetiştirdi.’’ diyebilir.
Asıl belirleyici olan, yaşanan hadise değil; insanın o hadiseye kalbiyle verdiği cevaptır. Aynı kırılma bir insanı Rabb’ine yaklaştırırken, bir başkasının ondan büsbütün uzaklaştırabilir. Kur’an’da bunun en çarpıcı örneklerinden biri Hz. Musa ve Kâbil’in hikâyesidir. Hz. Musa istemeden bir canın ölümüne sebebiyet verdiğinde bu fiili nefsine mâl etmedi. ‘’Bu şeytanın işidir.’’ diyerek hatası ile arasına bir mesafe koydu; ardından Rabbine yönelip af diledi. Kâbil ise kardeşini kıskançlık ve hasedin peşinden giderek bile bile öldürdü. Şeytan ona yaptığı işi güzel gösterdi; o da nefsinin sesini hakikatin önüne koydu. İkisi de bir canın ölümüne sebep oldu. Fakat biri günahını Rabbine yakınlaşma vesilesi kıldı, diğeri ise aynı günahı nefsinin haklılığıyla büyüttü. Aynı fiil, iki farklı kalpte iki bambaşka hikâyeye dönüştü.
İnsanı Allah’a yaklaştıran ya da O’ndan uzaklaştıran şey yalnızca yaptığı hata değildir; o hatadan sonra kalbin hangi yöne döndüğüdür. İnsan hikâyesini kalbinin yönüyle yazar.
Allah hiçbir kulunu hikâyesinin ilk veya tek sayfasıyla hükme bağlamaz. Kur’an’ın sayfalarında nice karanlık başlangıçlar, aydınlık sonlara dönüşmüştür. Çünkü Allah insanı düştüğü yerle değil, düştüğü yerden hangi yöne yürüdüğüyle değerlendirir. Bu yüzden hiçbir günah son söz değildir. Son sözü kalbin yönelişi söyler.
İnsan kalemi kendi elinde tuttuğunu sanır. Bazı satırları biz seçeriz. Bazı satırlar bizi seçer. Bazı cümleleri insanlar yazar. Bazılarını zaman. Bazılarını imtihan. Fakat tüm bu satırların başında da sonunda da asıl kalemi tutan Allah’tır. Ve kitabın kapağında tek isim vardır. Fakat ona yazma izni de verilmiştir. İnsan ancak kalemiyle yazabildikleri ile hikâyesine güzellik katar.
İnsan hikâyesinin ilk sayfalarını seçemeyebilir; fakat sonraki sayfalardaki yönünü seçebilir. Allah nice kullarının hayatını tek bir tercihle bambaşka bir istikamete çevirmiştir. Hz. Ömer bir gün İslam’ı ortadan kaldırmak niyetiyle yol çıktı; aynı gün Kur’an’ın hakikatiyle karşılaşıp ömrünü onun uğruna adadı. Hz. Hamza da hakikati seçtiği gün Allah Resûlü’nün en büyük destekçilerinden biri hâline geldi. Bilal-i Habeşi, Ammar bin Yasir ve daha niceleri hakikati seçmenin bedelini ödemeyi göze aldılar. Ağır işkenceler altında bile inançlarından vazgeçmeyerek hikâyelerine kendi iradeleriyle yeni bir yön verdiler. Kader insanı bazı duraklara getirir; fakat o duraklarda vereceği cevabı kulun iradesine bırakır. Bu yüzden insan hikâyesini yalnızca başına gelenler değil; başına gelenlere verdiği cevap da yazar. Hiçbir insan, hikâyesinin ilk sayfalarına mahkûm değildir. Bir tövbe, bir hakikatle karşılaşma, samimi bir dönüş bazen bütün bir kitabın seyrini ve hikâyenin sonunu değiştirebilir.
Hikâye bazen de bedel ister. Firavun’un adı bugün zulümle anılır; fakat onun sihirbazları hakikati gördükleri anda secdeye kapanmayı seçtiler. Biraz önce dünyanın en güçlü hükümdarı huzurunda ödül bekleyen insanlar, birkaç dakika sonra ise aynı hükümdarın ağır tehditlerine rağmen, secdeye kapandılar ve ‘’Sen, ancak bu dünyada hükmünü geçirebilirsin.’’ (Taha/72) diyebilecek ve imanların bedelini en ağır şekilde ödeyecek imana ulaştılar. O gün kazandıkları şey hayatlarını uzatmak değil, hikâyelerini ebedileştirmekti. Çünkü hakikatin bedeli bazen canla ödenir; fakat bedel ödeyenlerin hikâyeleri unutulmaz.
Belki de bu yüzden Allah, Kur’an’da zalimlerin ihtişamından çok mazlumların direnişini anlatır. Sarayların büyüklüğünü değil, secdelerin büyüklüğünü kayda geçirir. Çünkü bir hikâyeyi değerli kılan, ne kadar rahat yaşandığı değil; hakikat uğruna nelerden vazgeçildiğidir.
Bir ömrün uzun olması, hikâyesinin de güzel olduğu anlamına gelmez. Bazı ömürler çok uzundur ama içinde anlamlı bir hikâye barındırmaz. Bazı ömürler ise kısa olsa da insanlığa örnek olur. Nemrut ihtişamlı saraylarda yaşadı, sonunda küçük bir sinekle ve kibriyle anıldı. Mus’ab bin Umeyr genç yaşta dünyadan ayrıldı; fakat bıraktığı iz, nice uzun ömürlerden daha büyük oldu.
İnsan hikâyesini her gün yeniden yazar; fakat bazı sayfalar vardır ki tek bir doğru tercih, bütün kitabın kaderini değiştirir. Çünkü bir ömrün değeri, kaç sayfa yaşadığıyla değil; o sayfalarda hangi hakikati taşıdığıyla ölçülür.
Günün sonunda geriye yürüdüğümüz yollar değil; o yolların bizde bıraktığı iz kalır. İnsan öldüğünde sesi susar. Fakat hikâyesi yürümeye devam eder.
Bir evladın duasında…
Bir talebenin gönlünde…
Bir dostun anısında…
Bir satırın içinde
Bir iyiliğin izinde…
Bir duanın kabulünde…
Çünkü insan dünyadan ayrıldığında geride bıraktığı şey yaşadığı yıllar değil; yazdığı hikâyedir.
Yol boyunca yalnızca yürüyenlerden değil; ardında hakikate dair güzel hikâye ve hoş bir seda bırakanlardan olabilmek dileğiyle…
Sümeyye Öztaş
Bunlar da ilginizi çekebilir
SON DURAĞIN AYNASI
Yazar Amine Demir Yazdı: SON DURAĞIN AYNASI
22 saat önceMeteoroloji’den Türkiye Genelinde Alarm: Sıcaklıklar Aniden Düşüyor, Zirai Don ve Sağanak Uyarısı!
Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM), Türkiye genelinde mevsim normalleri üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının batı kesimlerden başlayarak hissedilir derecede düşeceğini açıkladı.
22 saat önceTarım Uzmanı Ergin Kahveci’den Yeni Zelanda Analizi: Süt Üretiminde Rekor Geldi
Tarım Politikaları Uzmanı Ergin Kahveci, Yeni Zelanda’nın 2025/2026 sezonu süt üretimi verilerine ilişkin kapsamlı bir analiz paylaştı.
22 saat önce


